Geçen 10 Yılın En İyi 10 Hisse Senedi

İMKB’de işlem gören hisse senetlerini geriye dönük olarak incelediğimizde aylık ortalama getirilerine göre USD bazında en çok kazandıran ilk 10 şirket aşağıdaki gibidir (Tablo 1).

İlk iki şirket bankacılık sektöründe faaliyet gösteriyor. Üçüncü sıradaki şirket ise perakende sektöründe yer alıyor. İlk on içindeki finans ve sigorta sektöründe faaliyet gösteren tam 5 şirket var. Yani ilk onun yarısı finans sektöründen, iki tanesi de perakende sektöründen. Teknoloji şirketlerinden yada “yeni ekonominin” afacan şirketlerinden kimse yok.


Tablo 1: Aylık USD Getirisine Göre En Çok Kazandıran İMKB 10 Şirketi

Hisse Senedi Kodu

Şirket

İşlem Görmeye Başladığı Tarih

İşlem Gördüğü Ay sayısı

06/2007 itibariyle Bileşik Getirisi USD

Aylık Ort. Gelir USD

Yıllık Ort. Gelir USD

ASYAB

ASYA KATILIM BANKASI

06/05

14               

1,31 

6,16 

104,20 

DENIZ

DENİZBANK

04/10

33               

5,08 

5,62 

83,49 

BIMAS

BİM MAĞAZALAR

05/07

24               

2,51 

5,37 

84,57 

KOZAD

KOZA DAVETİYE

03/05

50               

12,07 

5,28 

75,40 

RAYSG

RAY SİGORTA

97/07

42               

3,58 

3,69 

184,87 

ENKAI

ENKA İNŞAAT

02/07

60               

6,95 

3,51 

44,07 

TSKYO

TSKB YAT. ORT.

01/10

69               

9,22 

3,43 

44,74 

TTRAK

TÜRK TRAKTÖR

04/06

37               

2,46 

3,42 

42,48 

TKSYO

TAKSİM YAT. ORT.

06/06

13                

0,51 

3,24 

26,11 

MIGRS

MİGROS

91/02

197               

176,64 

2,66 

97,55 

Kaynak: İMKB

 

Ayrıca bu listeyi en az 10 senedir faaliyet gösteren şirketler için hazırladığımızda her ne kadar yatırımcısı en çok kazandıran sektörler finanstan inşaat, otomotiv ve holdinglere kaysa da teknoloji şirketleri için pek bir şey değişmiyor. (Bkz; Tablo 2)

 

Tablo 2: Aylık USD Getirisine Göre En Çok Kazandıran İMKB 10 Şirketi
(En az 10 yıldır faaliyet gösren şirketler arasında)


Hisse Senedi Kodu

Şirket

İşlem Görmeye Başladığı Tarih

İşlem Gördüğü Ay sayısı

06/2007 itibariyle Bileşik Getirisi USD

Aylık Ort. Gelir USD

Yıllık Ort. Gelir USD

MIGRS

MİGROS

91/02

197               

176,64 

2,66 

97,55 

FROTO

FORD OTOSAN

86/01

258               

364,03 

2,31 

88,36 

CIMSA

ÇİMSA

86/01

258               

326,21 

2,27 

87,47 

ECZYT

ECZACIBAŞI YATIRIM

86/01

258               

262,29  

2,18 

85,52 

ARCLK

ARÇELİK

86/01

258               

218,30 

2,11 

83,87 

AKGRT

AKSİGORTA

94/12

151               

21,99 

2,10 

70,52 

ALARK

ALARKO HOLDİNG

89/05

218                

86,91 

2,07 

82,34 

EREGL

EREĞLİ DEMİR CELİK

86/01

258               

142,30 

1,94 

80,35 

FINBN

FİNANSBANK

90/02

209               

53,41 

1,93 

80,79 

KCHOL

KOÇ HOLDİNG

86/01

258               

114,90 

1,86 

78,56 

Kaynak: İMKB

 

Birinci sıradaki Migros perakende sektöründe, ikinci sıradaki Ford Otosan otomotiv sektöründe ve üçüncü olan Çimsa ise inşaat sektöründe faaliyet gösteriyor. İlk 10 şirket geleneksel sektörlerin liderleri konumundaki şirketlerden oluşuyor demek yanlış olmaz.

Peki Fortuıne 500 şirketlerine baktığımızda durum nasıl acaba? Bir de bu dünya şirketlerine bakalım (Tablo 3):

En çok getiri sağlayan Hansen Natural soda ve meyve suları üretiyor, ikinci sırada yer alan  NVR firması ise inşaat ve mortage sektöründe faaliyet gösteriyor. Üçüncü sıradaki Christopher & Banks ise finans sektöründe. Bu listeler içinde yeni ekonominin en iyi temsilcilerinden sadece ikisi; Comtech Telecommunications ve Yahoo yer alıyor. Peki neden yeni ekonominin afacan şirketleri yatırımcıların 10 yıl geçen sürede dikkatini çekememiş. Neden bir Microsoft yada Google en çok değerini artıran şirketler içinde yer almıyor. Bir soda üreticisi yada bilemediniz bayan giyim üzerine uzmanlaşmış bir başka şirket hala yatırımcıların en çok değer artışını karşıladığı bir hisse senedine sahip olabiliyor. “Gelecek 10 yılın en çok kazandıracak şirketleri” sıralamasında hala yeni ekonominin ve enerji sektörünün şirketleri ön sıralarda yer alsa da “geçen 10 yılın en çok kazandıran şirketleri” arasında pek görülemiyor.

Tablo 1: Yıllık USD Getirisine Göre En Çok Kazandıran Fortune 10 Şirketi  

Şirket

1996 Ekim-2006 Ekim Arası Verilere Göre Ort. Yıllık Getirisi

%

Hansen Natural

1.542

NVR

548

Christopher & Banks

494

Chico's

489

Celgene

489

Daktronics

395

Frontier Oil

366

Comtech Telecommunications

335

Yahoo!

294

4 Kids Entertainment

284

Kaynak




Kriz Sonrası Ekonomik İyileşme, Bir Efsane midir?

Ekonomilerde yaşanan durgunlukların çoğu geçicidir, ekonomiler hemen toparlama eğilimi gösterir. Bu, hemen hemen her günümüzün insanının paylaştığı bir gözlem yada varsayımdır. Ancak Valerie Cerra ve Sweta Chaman Saxena'nın büyüme dinamiğini tartıştığı bu makalede bu varsayımı pek de doğrulamayan bulgulardan bahsedilmektedir. Ve varılan sonuç; çıktılar düştükten sonra, iyileşme eğiliminin önceki büyüme eğiliminin altında kaldığı şeklindedir.


Çok sayıdaki ülkeye ait verileri değerlendiren yazarlar, ekonomik küçülme ve durgunluk sonrası hızlı bir iyileşmenin görülmediğini söylemektedirler. Ortalama olarak kaybolan çıktı artış eğilimleri tekrar kazanılamamaktadır. Savaşlar, krizler ve diğer olumsuz şoklar mutlak sapmalara ve uzun vadede büyümenin gerilemesine neden olur. Oysa yazarlar ekonomik büyümelerle kesin bir uyum gördüklerini ifade etmektedirler. Siyasi ve finansal krizlerin çıktı maliyetlerinin düzeyi ortalama olarak süreklilik arz ettiği görülmektedir. Ayrıca uzun vadede büyümeyi volatileye bağlı olarak olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada kullanılan verilere ait bulguların, büyüme kaynaklarını tanımlamaya yardım edebileceğini ve ekonomik modellerin aynı yapının içinde büyüme ve dalgalanmaları açıklamaya imkan tanıyabileceğini düşünmektedirler.


Yazarlar, mukayeseli ülke regresyonlarının dönüm noktalarının belirleyici faktörlerini maskeleyerek yanlış yönlendirebileceğini söylemektedirler: Şoklar yada politika değişikliklerinin zamanlama kontrolüne ait regresyonların büyüme kaynaklarını açıklamak için daha iyi bir fırsat sunduğunu iddia etmektedirler. Makale ayrıca, siyasi ve finansal krizlerin pahalıya malolan etklerine dikkat çekmektedir:

Krizler negatif yönlü büyüme bölümlerinin yarısına katkıda bulunmaktadır ve tipik olarak ekonomik reformlar yada politik düzenlemeler yapılması eğilimi sağladığına dair hiçbir kanıt da yoktur. Diğer taraftan daha demokratik bir hükümet sistemine geçiş ekonomik durgunluğuna verilen tepkileri güçlendirir.

Aslında yukarıdaki iki grafiği incelendiğimizde makalenin ne anlatmak istediğini rahatça kavrayabiliyorsunuz. Kriz sonrası ekonomilerin hızla iyileştiği görüşleri  Friedman'ın resesyon varsayımına dayanmaktadır. Halbuki yazarlar çalışmalarında elde edilen bulguların Hamilton'ın resesyon varsayımına uymaktadır. İlk grafikte zayıf ekonomilerin yaşadıkları küçülmelerle ivme kaybettiğini ve her geçen gün gelişmiş zengin ekonomilerden uzaklaştığını anlatmaktadır.



Gümrük Birliği ve Dış Ticaretimize Etkisi

1996 yılında Türkiye, Gümrümrük Birliği’ne resmen girdiğinde dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Bölgenin son sosyalist devleti tarihe karışıyor.” diye beyanat veriyor, bu büyük başarının altını çiziyordu. Buna karşın hemen hemen toplumun her kesiminden itiraz sesleri yükseliyor, birçok sendika yada işçi kuruluşları gümrük birliğine ya karşı çıkıyor yada ciddi çekinceler taşıyor ve istihdamın olumsuz etkileneceğinden endişe ediyordu. Türkiye gümrük birliğine, büyük başarının mutluluğu ile büyük belirsizlik ve endişe duyguları arasında kafası karışık olarak girmişti.

Gümrük birliği, temelde Avrupa Birliğinin ekonomik entegrasyonun bir safhası olup üye ülkelerin mal ve hizmet piyasalarını tek piyasa olarak işlemesini esas alan bir düzenlemedir. Üye olmamakla birlikte gümrük birliğine dahil olan tek ülke de Türkiye’dir. Her müzakere başlığı için Türkiye’nin önünde uzun bir uyum dönemi olduğunu ifade eden Avupa Birliği devletleri gümrük birliği konusunda hiç muhafazakar davranmamış ve “birliğin kuruluş ruhuna aykırı” olarak Türkiye’yi karar mekanizmasını dahil etmeksizin gümrük birliği uygulamalarına dahil etmiştir.

Dış ticaretimizde batılı komşularımız en önemli ortaklarımız olmuştur. Gümrük birliği bu nedenle dış ticaretimizin hem üye ülkelerle olan dış ticaretimizin kapsamının çeşitlenmesinde hemde hacminin artmasında büyük rol almıştır. Bu durum özellikle 2001 yılından itibaren daha da belirginleşmiştir.

 

Şekil 1: Yıllara Göre Avrupa Birliği Ülkeleri ile Olan Dış Ticaretimiz



[ devamı..... ]


Şubat 2001 Krizi için Davranışsal Bir Açıklama

Şubat 2001 Krizi Türkiye tarihinin en yıkıcı sonuçları olan krizi olmuştur. Etkileri o kadar kapsamlı ve derin olmuştur ki, yakın siyasal tarihin şahit olduğu askeri darbeler, hükümet krizleri kadar ve belki daha fazla sosyal, sosyo-ekonomik ve siyasal etkileri olmuştur.

2001 Krizi ile ilgili birçok görüş ileri sürülmüştür. Aşağıda bu görüşlerin bazıları senaryolaştırılmıştır. Sernayoların temel dayanağı, krizleri "bir davranış değişikliği" olarak tanımlamaktır. Krizler insan ve grup davranışlarının sonucunda ortaya çıkar. Aslında krizler bir bakış açısı (perspektif) meselesidir. Yani nesnel ve evrensel bir niteliğe sahip değildir. Kriz "bazıları" (her zaman çoğunluk) için yıkıcı olur, bazıları (her zaman azınlık) için de kar realizasyonu anlamına gelir.

DÜNYA EKONOMİSİ
Son çeyrek


  • Petrol Krizi
  • Meksika Krizi
  • Brezilya Krizi
  • 97 Asya Krizi
  • Rusya Krizi
  • Arjantin Krizi

1975-1997 yılları arasında Dünya çapında 299 ekonomik kriz yaşandı; bunlardan 213’ü para ve piyasaları ve döviz, 54’ü bankacılık sektörü ve 32’si hem döviz hem de bankacılık sektörü kaynaklıdır.

TÜRKİYE EKONOMİSİ
Son çeyrek


  • 1980’ler, Özal Dönemi: 24 Ocak Kararları
  • 1990’lar, Kontrollü Kur politikaları
  • 5 Nisan Kararları
  • Aralık 1998 İstikrar Programı ve sabit kur politikası
      
  •  
     

 

 



[ devamı..... ]


Çindistan (Chindia) Ne kadar Hayal, Ne kadar Gerçek?

Chindia, ingilizce Çin anlamına gelen China ve Hindistan anlamına gelen India kelimelerinden türetilmiş, gelecekteki muhtemel bir Çin-Hindistan ekonomik-siyasal birliğini ifade eden bir terimdir. Biz bu terim için bu yazıda Türkçe karşılığı olarak Çindistan kelimesini kullanacağız.

Çindistan (Chindia) terimini ilk kullanan ve bu terimin kullanımında öncülük eden Hintli iktisatçı-politikacı Jairam Rameshe'dir. Çin ve Hindistan aynı coğrafyayı paylaşan ve dünya nüfusunun üçte birini barındıran, gelecek 50 içinde ekonomik büyüme için en yüksek potansiyele sahip iki ülke olarak değerlendirilmektedir.

Çindistan, bu iki ülkenin ekonomik tamamlayıcı özelliklerini vurgulamaktadır:

  • Hindistan hizmet sektörlerinde, Çin üretim sektöründe uzmanlaşmaktadır,
  • Hindistan yazılım ve bilgi teknolojilerinde, Çin donanımda uzmanlaşmaktadır,
  • Hindistan dünyanın arka ofisi, Çin dünyanın atölyesidir,
  • Hindistan mali piyasalarda kuvvetli iken, Çin mal piyasalarında kuvvetlidir,
  • Her iki ülke aynı tarihi ekonomik etkileşimleri, ekonominin ipek yolunu paylaşmaktadır.

Bu varsayımlar, Rameshe ve gönüldaşlarının geliştirdiği, Çin-Hindistan ekonomik birliğinin ve stratejik ortaklığının için temel dayanak noktalarıdır.

Çin Başkanın geçen günlerde Hindistan'a yaptığı tarihi ziyaret bu konuyu yeniden gündeme getirdi. İki ülkenin dış ticaret rakamlarına göre aralarındaki ticaret hacmi komik düzeyde olsa da İki ülkenin 2010 yılına kadar bu hacmi iki katına, 40 milyar USD'ye çıkarmayı ümit ettiklerini beyan etmeleri önemli bir adım. Hakeza Hindistan'da Çin yatırımlarının, Çin'de de Hintli yazılımcıların ortak girişimleri bu niyeti güçlendirmekte.

Ancak Çindistanın en zayıf noktası siyasal birlikteliği, ve birlikteliğin önündeki yakın geçmiş tecrübeleri. Çin ve Hindistan'ın 1962'de aralarında yaşanan savaş, Çin'in Pakistan ile ilişkileri bu siyasal engelelerin başında geliyor. Bunların dışında jeopolitik unsurlar arasında bir çok engel görünüyor. Her ne kadar aynı coğrafyayı paylaşsalar bile, Hindistan tropikal bir iklime sahipken Çin daha bir Ilıman iklime sahip. Çin, Japonya ve Kore gibi Uzak Asya kültürüne bağlı bir ülke. Çin'in nüfus artış hızı binde 5 (2005) seviyesindeyken Hindistanın binde 14 seviyesinde (2005). 2030 civarında Hindistan'ın bugün ki koşullarda Çin'i yakalama ihtimali yüksek görünüyor. Bu gibi sebeplere dayanarak gelecekte Çin ile Hindistan arasında çetin bir rekabetin yaşanmasının daha muhtemel olduğunu savunanlar da var. Tabi bu pencereden bakınca ABD'nin Hindistan politikası daha iyi anlaşılıyor.

Çindistan bütün dünyayı etkileyecek, tek kutuplu ABD hegomanyasına karşı iki, üç yada çok kutuplu arayışın bir ürünü gibi duruyor. Fikir babasının bir Hintli politikacı olması, en çok olumsuzlayanların da ABD'li olması bu açıdan daha manidar görünüyor.


2001 Krizi Sonrası ve Philips Eğrisi

Türkiye'nin 1988-2006 Dönemi ait Enflasyon ve İşsizlik Oranları İlişkisi-Philips Eğrisi

2001 Krizi sonrası uygulanan IMF destekli  ekonomik programlar ve hükümetin cari açığı enflasyon yerine büyük özelleştirme gelirleri ve dış borç ile finanse
etme kararlığı
son beş yılda enflasyonun        Kaynak: ( Belgenet, TUİK )
hızlı bir şekilde tek haneli rakamlara düşmesini sağladı. Ancak William Philips'in 1958'deki bir makalesinde izah ettiği philips eğrisi gereği (philips eğrisi enlasyon oranı ile işsizlik oranı arasında ters orantı olduğunu gösteren hiperbolik bir eğridir) obu enflasyon oranındaki düşüşün işsizlik oranının yükselişiyle ödenen bir bedeli olmalıydı. Gerçi yaklaşık 50 senedir philips eğrisi çokça eleştirildi, ancak yukarıdaki grafiğe bakıldığında bu bedelin en azından Türkiye'deki tecrübe açısından gerçekçi bir yanının da olduğu rahatça görülüyor. Grafik 1988-2006 ( 11. ay ) itibariyle Türkiye'nin philips eğrisini gösteriyor. Grafiğin işsizlik oranının %10'dan büyük olan bütün verileri 2001 yılı sonrasına ait. Enflasyon mu işsizliği artırdı, yoksa işsizlik mi enflasyonun düşmesine yardımcı oldu bilemiyorum. Ancak 59. Hükümeti sandıkta en çok zorlayacak konu  gazate manşetlerine çıkmayan ve ana haber bültenlerine konu olmayan işsizliktir. Makro verilere odaklanan bir piyasada ve hükümetin enflasyon oranını, muhalefetin ise cari açığı tek performans ölçütü olarak değerlendirdiği bir ortamda zaten işsizlik sadece bir sosyal gerçek olmaktan öteye geçemez.




Kur Rejimi ve Reel Sektör

2001 Krizi sonrası ekonomide yaşanan müspet gelişmeler, genel makro ölçütlerde iyileşmelere neden oldu: Enflasyon ve faiz son 30 yılın en düşük seviyesine inerken Merkez Bankası rezervleri rekor üstüne rekor kırdı. Ancak YTL (2005’den önce TL)’nin EURO ve USD karşınsında değerlenmesi, bu iyileşme sürecinde önemli bir menfi unsur olarak ekonomik hayatı etkiledi ve hala da etkilemeye devam etmektedir.

Türkiye’de yaşanan krizlerin öcesinde cari açıkta belirgin artışlar görülmesi, cari açığın günümüzde makro ekonomiyi değerlendirirken krizi haber veren ana öncü gösterge olarak algılanmasına neden olmaktadır. İşte böyle bir dönemde; cari açığın arttığı bir dönemde, YTL’nin uluslararası piyasalarda değerlenmesi ekonomik hayatı daha da derinden etkilemekte ve hatta cari açığın temel sebebi olarak görülmektedir.

Bu noktada faiz ve kur rejiminin sadece para politikalarının aracı olarak değerlendirilmesi yanlış olur. Mevcut hükümetin makro ekonomiyi istikrara kavuşturma amacıyla yürüttüğü programın temelinde para politikalarının araçları ve özellikle enflasyon hedeflemesi önemli bir yere sahiptir. Mevcut kur rejiminin bu programa uygun olduğu ve devletin borç ödemelerinde önemli maliyet avantajları sağladığı da düşünülebilir. Ancak bu politikalar sadece finansal piyasaları değil dolaysız olarak reel sektörü de etkilemektedir.



[ devamı..... ]


Basel II ve KOBİ’lere Muhtemel Etkileri

Ülkelerinin Merkez Bankaları tarafından kurulmuş olan ve Uluslarararası Ödemeler Bankası (Bank for International Settlements) bünyesinde faaliyet gösteren Basel Bankacılık Gözetim ve Denetim Komitesi, 1988 yılında, uluslararası ölçekte bankaların faaliyetlerini geliştirmek, güvenli ve istikrarlı bir sektör yapısı tesis etmek maksadıyla “Sermaye Uyumu (Yeterliliği)” olarak adlandırılan bazı kararlar almıştır. Bu kararlar, birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de uygulanmaya başlanmış ve bankacılık sektöründe sermaye yeterliliği olarak ifade edilen kriter, bir denetim aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Bu kriter temelde bankaların üstlendiği riski, sermayesi ile dengelemesi ve bu durumu süreklilik arz edecek şekilde muhafaza etmesi için geliştirilmiştir. Bununla beraber, 1988 yılında alınan kararların kabul görmesiyle başlayan süreçte, ilgili kararlara ilişkin çalışmalar devam etmiş ve 2000 yılının başından itibaren de yeni kararlar taslak halinde tebliğ edilmiş ve  tartışmaya açılmıştır. Bu gelişmelerin neticesinde, 2004 Mayıs ayında, Basel II olarak adlandırılan çalışmada yeni kararlar tasdik edilmiş ve sermaye yeterliğinin tanımı yenilenmiştir. Müşter riski ve piyasa riskinin de hesaplamaya dahil edilmesi sermaye yeterlilik oranının hassasiyetini ve kapsamını artırmıştır.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılabileceği gibi bu düzenlemeler temelde bankalar ve üstlendikleri riskleri için belirli ortak bir ölçüt arayışının sonucudur. Ancak Basel II uygulamarının etkileri sadece banka sektörü ile sınırlı kalmayacağı da ortadadır. Özellikle sermaye yeterlilik oranı açısından risk kavramının genişlemesi ve bu ölçümün doğrudan fiyatlama ile ilişkilendirilmesi bankaların müşteri konumunda bulunan ve finansman ihtiyacını bankalar aracılığı ile yapan tüm sektörleri de etkileyecektir. Özellikle, Basel II’de KOBİ’lerin müşteri riski algılamasında temel kriterlerden biri olmasıyla Basel II’nin KOBİ’ler üzerindeki muhtemel etkilerinin tartışılmaya başlanmasına da neden olmuştur.



[ devamı..... ]


Sayfa :  1