Strateji yazınının önemli düşünürlerinden Prahalad, 21. yy.'ın en önemli gelişmelerinden birisinin ticaretin demokratikleşmesidir, demektedir. Ticaretin demokratikleşmesi, örgütlere yerel ve küresel ölçekte yeni stratejik fırsatlar sunmakta, ancak yeni meydan okumalar ile de karşı karşıya bırakmaktadır.
Prahalad ticaretin demokratikleşmesinin uzun süredir gözlerden saklı kaldığını, ama örgütler için 21. yy.'ın en önemli meydan okuması olduğunu belirtmektedir. Dikkat edilirse halihazırda dünya nüfusunun yüzde 80'i, diğer bir ifadeyle beş milyar insan ister yerel ister küresel olsun örgütlü iş dünyasının dışında kalmaktadır. Büyük işletmelerde çalışmazlar, büyük işletmelerden satın almazlar. Bununla birlikte birçok ülkedeki demokratik gelişmeler çok sayıda insanın küreselleşmenin faydalarından yararlanma isteğini körüklemektedir. Bu insanlar kesinlikle mikro-tüketicidirler, satın alma güçleri çok düşüktür. Bu da bu insanların neden iyi bir tüketici olmanın fırsatlarından yararlanamadığını, hedef kitle dışında kaldıklarını açıklamaktadır.
Kapitalist iktisadın günümüzde "iktisadiliğin dışında" kaldıkları için bugüne kadar pek ilgi göstermediği bu fakir kesime, sayısal büyüklüğü ve mikro-tüketimlerinin toplamda büyük pazarlar oluşturması nedeniyle ilgi duymaya başladığını görmekteyiz. Bu ilginin anahtar kavramı demokratikleşmedir. Demokratikleşme Batı tarzı üretimi ve tüketimi ima etmektedir. Ancak Prahalad'ın konuşmasında verdiği örnekler, Doğu merkezlidir. Özellikle Hindistan'ın mikro-tüketici/üretici tecrübeleri dikkat çekicidir.
Bu fakir mikro-tüketiciler aynı zamanda küresel pazarların dışında kalan mikro-üreticilerdir.
Çok küçük niceliklerde üretim yaparlar, ama çok yaygın alanlarda, çoğunlukla da köylerde ve ulaşılması zor olan yerel pazarlarda faaliyet gösterirler. Fırsatlar işte bu mikro-tüketici ve mikro üreticilerin nasıl harekete geçirileceği ile yakından ilgilidir. Prahalad'a göre bu insanlar kapitalize edilirken hem adil ve sosyal eşitliğin sağlanması hem de verimliliğin tesis edilmesi gerekmektedir. Bu da yeni bir meydan okumadır.
Asıl mesele küreselleşmenin yoksul kesim için iyi mi, kötü mü olacağı değildir. Asıl mesele herkesin faydalanabileceği bir küreselleşmenin nasıl hayata geçirileceğidir. Bu noktada Prahalad kendi sorusunu basit bir önermeyle/varsayımla cevaplamaya başlar: Aslında kronikleşen yoksulluğun, artan çevre sorunlarının, yoksulluk ve etnik temelli çatışmaların ve savaşların hepsinin arkasında örgütlü sektörlerde hizmet alma ve hizmet verme imkanlarından yoksun kalan bu beş milyar insanın varlığı yatmaktadır.
Eğer son 50 yıllık gelişmelere bakılacak olursa, yoksulluğun azaltılması yada hizmet dışında kalmanın sebep olduğu sorunların sosyal adalet peşinde koşan kamu yardım kuruluşları yada sivil toplum örgütleri tarafından ideolojik pazarlara dönüştürüldüğü görülür. Sosyal adalete odaklanan bu kesimler ekonomik gelişme yada güçlenme üzerinde pek de durmamaktadır. Mücadele daha çok mevcut pastanın bölüşümü üzerine kuruludur. Bu çabaların evrensel bir sonuç üretmesi zaten beklenemez. Hayırsever kişilerin bireysel çabaları da kişisel gündemler mahiyetinde cereyan etmektedir. Özel sektör ise bu çalışmalarda yer almayan kurumsal bir oyuncu konumundadır. Bu işletmeler, büyük şirketlerden oluşan çokuluslu işletmelerdir. Prahalad'ın başlangıç varsayımına göre yoksulluğun azaltılması sorunu sadece bir grubun değil bütün tarafların, kar amaçlı kapitalist işletmelerin de, sorumluluğundadır. Ve kendi ifadesiyl çok basit bir başlangıç önermesi ile görüşlerini geliştirmektedir: Her insanın küresel ekonominin faydalarına ulaşmaya "hakkı" vardır. Başlangış önermesi bu olmak zorundadır. Çünkü her hak, o hakka ulaşılması için gerekli imkan ve fırsatların insanlara sunulmasını gerekli kılacaktır. Ve işletmeler de bu sorumluluktan payını alacaktır.
Bu önerme her insanı bir tüketici olarak dikkate almak ve öyle davranmak zorunda olduğumuzu ifade eder, ve her insanın dünya çapındaki ürünlerden karşılanabilir bir bedelle kullanabilmesine imkan tanımak zorunda olduğumuzu söyler. Daha önemlisi onların kendi tecrübelerine şekil vermesi için onlara fırsat verilir. İhtiyaç duydukları Washington yada Londra'dan kendilerine sunulan çözümler değildir, kendi tecrübelerine şekil verebilemeleri için imkan ve fırsat tanınmasıdır.
İkincisi, her insanın dürüst bir üretici olarak muamele görmesi ve küresel pazarlara adil ücretlerle ulaşabilmesi gerekmektedir. Bu varsayım ve önermeler çıkan ağız (Prahalad'ın şahsını değil, nereden baktığını kastediyorum) ve bağlam dikkate alındığında güvenilir yada çok ütopik görülebilir. Yinede bu önerme ve varsayımlar adım atmak için nerede durulması gerektiğine dair bir bakış açısı sunar.
Eğer bu iki önerme ile başlanacak olursa demokratikleşen küresel ticaretin hizmet dışında kalan beş milyar insanı pazar ekonomisinde hem mikro-tüketici hem de mikro-üretici olarak kabul etmesi gerekecektir. Zaten Prahalad bunu Piramidin Altındaki Servet olarak isimlendirmektedir. Bu cezbedici tarifin "tek gaye, mikro-tüketici oluşturmaktır"'ı çağıştırdığının farkında olduğundan esas amacının kendi köy ve kasabalarını terketmeden bu beş milyar insanın küresel ve bölgesel pazarlara mikro üretici olarak da nasıl ulaşabileceğini düşünmek olduğunu da vurgulamaktadır.
Ticaretin demokratikleşmesi küreselleşme karşında kapitalist toplumların geleceğe ilişkin sadece kendi adına değil tüm dünya adına yakalayabilecekleri önemli fırsatlardan biri olacaktır. Kapitalist üretim ve tüketim modelinin tartışıldığı bugünlerde çok önceleri dinlediğim ve bugünlerde biraz ironik hal alan Prahalad'ın bu söyleşini sizlere aktarmak istedim.

