Kırmızı İnek ya da Sivas'ın Kül Kedisi

İşte size bir Sivas Masalı! Ayşe Benek Kaya'nın Has Bahçenin Gülleri isimli Sivas yöresinden toplamış masalları topladığı kitabında okuduğum ve Anadolu insanının kül kedisini kendisine nasıl mal ettiğini gördüğüm "Kımızı İnek" masalı... Yetim denince akla Fatma gelmiş. Güzel denince yine akla Fatma gelmiş. Diğergam denince, dahası dünya ve ahiret cennetinin sahibi güzelr denince yine akla ilk gelen Fatma olmuş!

Kaynak: Ayşe Benek Kaya, Has Bahçenin Gülleri: Sivas Masalları, İstanbul: Kitabevi, 2004, s.310-315

Kımızı İnek
Bir varmış, bir yokmuş. Eski devirlerde kendi halinde bir aile varmış. Bu ailenin iki kızı varmış. Kızlardan biri evlâtlıkmış. Evlâtlık olanın adı Fatma'ymış.
Bu ailenin bir de kırmızı bir ineği varmış. Kızlar, her gün kırmızı ineklerini otlatmaya götürürlermiş. Anneleri de her gün bunların azığını ellerine verir yola vururmuş. Kendi kızına güzel güzel yiyecekler koyar, evlâtlık kızma da hep arpa ekmeği, çavdar ekmeği verirmiş. Yemek vakti gelince herkes kendi çıkısındakileri* yermiş.
Aradan epey bir zaman geçmiş. Evlâtlık olan kız ha bire şişmanlıyor, öbürü ise durmadan zayıflıyormuş. Bu annelerinin dikkatini çekmiş.
Bir gün kızına;
— Kızım, sana da n'oluyor böyle? Sana her zaman güzel yemekler veriyorum, evlâtlığıma ise, sadece yavan ekmek koyuyorum. O hem çok iyi görünüyor, hem de şişmanlıyor. Sen ise ha bire zayıflıyor, ha bire kötülüyorsun. Bir derdin mi var, demiş.
Kızı;
— Anne, sana bir şey diyemem. Bir gün erkek kardeşimi hayvan otlattığımız yere gönder de bizi gizlice seyretsin. O zaman; niye zayıfladığımı, Fatma'nın niye şişmanladığını görsün, demiş. Kadın, oğlunu çağırmış. Demiş ki:
— Oğlum, böyleyken böyle! Sen gidip bu ikisini gizliden seyret, demiş.
Kızlar, hayvanları otlatmışlar. Bir ara yemek yemek için oturmuşlar, sofralarını açmışlar. Fatma yine arpadan çavdardan yapılmış ekmeğini çıkarmış.
İnek kıza;
— Ekmeğini bana ver de ben yiyeyim. Sen de boynuzumu aç, içinde ne varsa çıkar ye, demiş.
Oğlan saklandığı yerden bunları duymuş, görmüş. Kızın yanına gitmiş;
— Demek, bu yüzden devamlı kilo alıyor, şişmanlıyorsun, demiş.
Kız;
— Bunu kimseye söyleme! Gel beraber yiyelim, demiş.
Hep beraber yiyecekleri yemiş, akşam olunca da eve dönmüşler. Anneleri de bin bir merakla dışarıda bunları bekliyormuş.
Oğlunu görür görmez;
— Ne gördün oğlum, diye sormuş.
Oğlan da;
— Senin Fatma'ya koyduğun ekmekleri Fatma kırmızı ineğe
verdi. İnek de boynuzunda bulunan güzel yiyecekleri ona verdi,
demiş.
Kadın bunun üstüne fesatlık düşünmeye başlamış. Sonunda kırmızı ineği kestirmeye karar vermiş.
Kocasının yanma gitmiş;
— Bu gece rüyamda gördüm. Eğer kırmızı ineği kesip etini konu-komşuya dağıtmazsan amansız bir hastalığa yakalanacakmışım, demiş.
Kocası da;
— Aman hanım yapma! İneğim güzel. Çok iyi bir inek, hem de çok besili... Ben ona nasıl kıyarım, dese de kadın ısrar etmiş.
Karısının söylediklerine daha fazla dayanamamış, ineği kesmeye gitmiş.
Kesileceğini anlayan inek Fatma'ya;
— Fatma, eğer beni keserlerse sakın ola etimi, kemiklerimi atma! Etimden de yeme! Çünkü, etim sen hariç yiyen herkese acı gelecektir. Etim acı olduğu için yemeyecek, atacaklardır. Sen de etimi, kemiklerimi topla, bir yerde sakla! Sonra bunlar; altına gümüşe dönüşür, demiş.
Adam gitmiş, ineği kesmiş. Kadın da ineğin etini dediği gibi konuya komşuya dağıtmış. Birazını da eve ayırmış. Eti yiyecekleri zaman et acımış. Kimse bir lokma yiyememiş. Kadın dağıttığı etleri toplamış, Fatma'nın yanına gidip bu etleri yemesini emretmiş. Fatma da toplanan bu etleri kemikleri almış, kırmızı ineğin ahırına gitmiş. Bunları oraya saklamış.
Derken efendim, aradan uzun bir zaman geçmiş. Ordaki etler kemikler ineğin dediği gibi, altına gümüşe dönmüş.
Günlerden bir gün köyde bir düğün oluyormuş. Kadın kendi kızını giydirmiş, süslemiş.
Fatma'nın önüne de bir kazan koymuş:
— Biz düğünden gelene kadar, bu kazanı gözyaşınla dolduracaksın, demiş.

Bunlar bırakıp gitmişler. Fatma da öyle üzülmüş ki, ağlamaya dövünmeye başlamış. Ağlar ağlamasına da gözyaşıyla kazan dolar mı hiç? Az sonra Fatma'nın bu durumuna üzülen bir peri kızı, ona yardım etmek için gelmiş.
Fatma'ya;
— Niye böyle ağlayıp, dövünüyorsun? Canına yazık değil mi,
demiş.
Fatma, Peri Kızı'na üvey annesinin yaptıklarını teker teker anlatmış.
O zaman Peri Kızı da;
— Sen hiç üzülme! Bana biraz tuz getir, demiş.
Kız, tuzu getirmiş, Peri Kızı'na vermiş.
Peri Kızı, bu tuzu kazanın içine atmış, üstüne de su doldurmuş. Böylece kazan dolmuş.
Fatma'ya;
— Haydi şimdi sen de düğüne git!.. Herkes eğlenirken sen ni
ye burada ağlıyorsun, demiş.
Kıza bir elbise, bir çift de ayakkabı vermiş, ortadan kaybolmuş.
Kız, hemen ahıra koşmuş. Orda ne kadar altın gümüş takı varsa hepsini takmış, takıştırmış. Sonra da düğün evine gitmiş. Gece boyunca hiç yerine oturmamış. Durmadan oynamış, durmadan halayın başını çekmiş. Düğünde onu kimse tanıyamamış. Düğün bitmeye yakın üvey annesi ve kardeşlerinin kendisinden önce eve varmasından korktuğu için koşarak eve gelmiş. Koşarken ayağındaki ayakkabı aceleden orda bir kuyuya düşmüş. Ertesi gün Padişah'ın oğlu abdest almak için kuyunun başına gitmiş. Suyun üstünde parlayan bir şey görmüş.
Hemen adamlarını çağırmış;
— Şu suyun üstündeki cansa benimdir, malsa sizindir, demiş.
Adamlar onu sudan çıkarınca bir kundura olduğunu görmüşler.
Padişah'ın oğlu;
— Bu kundura bu köyde kimin ayağına uyarsa onunla evleneceğim, demiş.
Padişah'ın adamları gece-gündüz bu kundurayı köyde dolaştırıp, durmuşlar. Köyün bütün kızları süslenmiş, takılar takmışlar ki, Padişah'ın oğlu onları beğenir de alır diye! Ama kundura ayaklarına olmayınca da üzülmüşler. Derken köyde girilmedik ev, denenmedik ayak kalmamış.
Padişah'ın oğlu;
— Köyde bu kundurayı denemediğimiz kimse kaldı mı, diye sormuş.
Yanındakiler;
— Yetim Fatma kaldı, demişler.
Bunlar Fatma'nın evinin önüne gelmişler. Fatma'nın üvey annesi bunların geldiğini görünce dosdoğru Fatma'nın yanına gitmiş. Onun yüzüne gözüne is sürmüş, üstüne yırtık pırtık elbise giydirmiş. Kendi kendine de; "İnşallah ayakkabı ona uymaz!" diye dua etmiş.
Adamlar, Fatma'yı çağırmışlar. Fatma giymiş, ayakkabıyı dener denemez ayağına olmuş.
Padişah'ın oğlu;
— Bu kızla muhakkak evlenmeliyim, demiş.
Üvey anne;
— Bu kız kara—kuru, çirkin bir şey... Bununla nasıl evlerinsin, demiş.
Padişah'ın oğlu;
— Kara kuruluğunu ne yapacaksın? Olmaz! Ben söz verdim,
onunla evleneceğim, demiş.
Ertesi gün olmuş. Padişah'ın oğlu, Fatma'ya dünür göndermiş. Üvey anne, dünürlere Fatma'nın yerine kendi kızını göstermiş.
Düğün dernek kurulmuş...
Düğüncüler kız almaya giderken horozun biri;
— Düğün alayı geliyor!!! Kara-kuru Fatma kapının arkasında
kitli! Öbür kız, perdenin arkasında saklı! diye bağırıyormuş.
Düğün alayı horozun bu dediklerini duymuş. Duymuş; ama doğru mu değil mi, diye horozu dinlemeye devam etmişler.
Horoz;
— Gelinleri değiştirdiler, diye bağırmış.
Düğüncüler eve girmişler. Kapının arkasında kilitli olan Fatma'yı bulmuşlar. Ona gelinlik giydirmiş, sonra da almış, gitmişler.
Fatma bundan sonra rahat ve huzur içinde yaşamış.

*Çıkı: Çıkın, azık ya da çamaşır konulan küçük bohça.



HATALAR ÜZERİNDE YAPILAN HATALAR

Hata kelime anlamı itibariyle “istemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış” anlamına geldiği gibi “suç, günah veya kusur” anlamlarına da gelmektedir. Peki, hata yapmak gerçekten bir kusur mudur yoksa kişilerin yaptığı hata ile ilgili olarak kendilerini geliştirme fırsatı mıdır? Çalıştığınız işyerinizde hata yapmanıza izin veriliyor mu, hata yapanlar arkadaşlarınız ve ziyadesinde yöneticiniz tarafından nasıl algılanıyor? İşte bu yazımızda bunların cevaplarını aramaya çalışacağız.

Öncelikle hata yapmanın kötü bir şey olup olmadığını tartışalım. Çocukluktan itibaren hata yapmamamız gerektiği şeklinde ebeveyn ve öğretmenlerimiz tarafından uyarılmamıza rağmen dünyanın gelmiş geçmiş büyük düşünürleri ve mucitleri hata yapmayı çok sevmişlerdir. Ne yaman bir çelişki değil mi? Yaptığı icatlarla hayatımıza birçok yenilikler getiren Thomas Alva Edison yaptığı deneylere ilişkin o meşhur cümlesinde “Ben hata yapmam sadece işe yaramayan binlerce yol bulurum” demektedir.

Madalyonun diğer tarafından baktığımızda ödüller hep doğru yapılan işlere veriliyor. Örneğin siz matematik sınavında bir öğrencinin yapmış olduğu çok önemli bir hatadan dolayı notunun yükseltildiğini gördünüz mü? Ben görmedim, çünkü yüksek notlar kendilerine sorulan soruları doğru cevaplayanlara veriliyor. Yanlış yapanlar ise düşük notla cezalandırıldığı gibi sınıftaki diğer öğrenciler tarafından alay konusu olabiliyor.

Bizler gerek ebeveynlerimiz gerekse de öğretmenlerimiz tarafından hata yapmanın önemli bir öğrenme aracı olduğu fakat hata yapmaktan her zaman sakınmamız gerektiği yönündeki telkinlerle büyümüşüzdür.

Stanford Üniversitesi’nden Psikoloji dalında öğretim üyesi olan Prof. Carol S.Dweck bu konuyu uzun yıllar boyu çalışmış ve çok entrasan sonuçlar elde etmiş. Çocuklar ve yetişkinler üzerinde yapmış olduğu çalışmalar göstermiş ki insanların büyük bir yüzdesi hataları tolore etme konusunda isteksiz davranmaktaymış-siz ne dersiniz? İşin ilginç yanı ise zekânın doğuştan sabit olduğuna inanan kişiler, hataların yol açtığı farklı açılımları keşfetmekten ziyade hataya sebebiyet verecek işleri yapmamaya özen gösteriyorlarmış.

Yaptığı bir deneyde 400 kişilik bir çocuk grubunu eşit olarak ikiye bölmüş. Birinci grup çocuklara ne kadar zeki oldukları, ikinci gruptaki çocukları mücadeleci ve azimli oldukları konusunda övgüler yağdırmış..

Akabinde çocuklara iki tip soru seti vererek farklı iki soru setinden birini seçerek cevaplamalarını istemiş. Birinci tipte kolay fakat öğreticiliği az olan buna mukabil az sayıda hatalı cevaplanabilecek sorular, ikinci tipte ise daha fazla hata yapmaya sevk eden tehditkâr bir o kadar da ilginç olduğu gibi merak uyandıran soru seti..

Aslında deneyi entrasan kılan fark sonucunda – 1.gruptaki çocukların çoğu kolay soru kümesini seçmesine rağmen 2.gruptaki çocukların %90’ı diğer soru kümesini seçmiş.

Prof. Carol S.Dweck aradaki bu belirgin farkın sürpriz bir sonuç olduğu görüşünde.

Deneyin devamında ise çocuklara seviyelerinin hayli üzerinde farklı bir soru seti daha vermiş, doğal olarak tüm çocukların hepsi düşük not almış. Sonrasında ise isimsiz bir kâğıt üzerine kendilerine sorulan sorulara ilişkin aldıkları notları sormuş. Zeki olduklarına inanan öğrencilerin %37’si, diğer gruptaki kişilerin %13’ü aldıkları notlarla ilgili yalan söylemişler-neden acaba?

Prof. Dweck bu deneyden şu sonuca ulaşıyor, çocuklar aslolan mesaja uyum sağlıyorlar. Asıl mesaj ise “mücadeleci ve inatçı ol, hatalarından ders al” değil de, “akıllı ol”dur.

Yaşımız büyüdüğünde ise birçoğumuz işimizi doğru yapmaya odaklanıyoruz. İşler kötü gittiğinde her zaman bir bahanemiz oluyor, ucuz numaralara başvuruyor genelde başvurulan yol ise hatalarımızdan ötürü başkalarına çamur atmak ya da diğerlerinin de hata yaptığını ifade edip kendimizi teselli etmek oluyor. Aslında yapmak istediğimiz şeyin yaptığımız hatadan bir tecrübe çıkartıp ders almak olduğunu çoğu zaman unutuyoruz.

Prof.Dweck “Mindset” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak üniversite öğrencilerine yapmış olduğu bir deneyle dikkat çekiyor. Öğrencileri 2 gruba ayırıyor. Birinci gruba, zekanın doğuştan sabit olduğunu öne süren, diğer gruba da üzerinde çalışılması halinde zekanın geliştirilebilir bir özellik olduğunu savunan makaleleri okutuyor.

Bu iki gruba da herkesin genelde düşük not aldığı zor sorulardan oluşan bir test uyguluyor ve testten almış oldukları notlara ve kendilerine göre kötü ve iyi not alan öğrencilere kıyasla izlemeleri gereken strateji ile ilgili olarak kendi öz değerlendirmelerini yapmalarını istiyor. Sonuçta ne sonuç elde edilmiş beğenirsiniz-zekanın sabit olduğunu düşünen öğrenci grubu düşük not almış öğrencilerle kıyaslayarak kendilerini teselli ederken, diğer gruptaki öğrenciler daha iyi not almış rakipleri ile kendilerini kıyaslayarak yapmış oldukları hataları telafi etme stratejisi izlemiş.

Prof.Gully ve diğer araştırmacılar çalışanları eğitmek için onları hata yapmaya cesaretlendirmenin hata yapmaktan sakınmaya göre çok daha etkili bir öğretme metodu olduğu görüşündeler.

Aslında hataları, hatanın sonucunda ders çıkarılan-akıllı hatalar ile, hata neticesinde ders çıkarılamayan-akılsız hatalar şeklinde sınıflandırılırsa, herhalde hiçbir işveren ısrarla akılsız hatalar yapan bir personel ile çalışmak istemez.

Bugünlerde dillerde plasenk olan bir kelime “innovasyon”. Herkes innovasyona duyulan ihtiyaçtan bahsediyor. Eğer neticeyi tahmin edebiliyorsak bu bir öğrenme metodolojisi değildir ki. Hata yapmazsanız, öğrenemezsiniz. Hata yapanları kınamayın ama ısrarla da akılsız hatalar yapmayın..

Selamlar,


Çehov Sosyolojisi: Kaştanka'nın Efendileri ve Müşterileri

... Kaştanka*, insanları iki gruba ayırmıştı: Efendiler ve müşteriler. Bu iki grup arasında temel bir fark vardı: Efendiler, kendisine vurma hakkına sahiptiler; o ise müşterilerin baldırlarını ısırma hakkına...

Kaştanka, Çehov, Çeviri: Kiraz Doğan, sf:21


*Kaştanka çoban köpeği ile fino kırması bir köpektir ve suratı bir tilkiyi andırmaktadır. Altı çizili kelimeler Çehov'un Kaştanka Sosyolojisi'nin abecesidir.





Tom'un Odun Sandığı

"Bir baba, bir sabah annesinin odun sandığını doldurmayı reddeden oğluna 'Tom' dedi. 'Senin, gidip annene odun getirmekten mutluluk duyacağını biliyorum. ' Tom bir kelime bile söylemeden gitti'. Niçin? Çünkü babası açık bir biçimde, ondan doğru olan bir şey yapmasını beklediğini göstermişti. Oysa, böyle değil de, örneğin şöyle bir şey söyleseydi; istediğini yaptıramayacaktı ve eminim odun sandığı yine boş kalacaktı: 'Tom bu sabah annene söylediklerini duydum ve senden utandım. Hemen git ve şu odun sandığını doldur!"

Rahip, tekrar tekrar bu satırları ve diğerlerini okudu:

"İnsanlar cesaretlendirilmeyi beklerler. Onlara özgü olan direnme güçleri zayıflatılmamalı, bilakis güçlendirilmelidir. Bir insanın devamlı olarak yetersizliklerini yüzüne vurmaktansa; ona meziyetlerini, yeteneklerini söylemelidir. Onu kötü huylanndan kurtarmaya çalışın. Ona gerçek benliğini; iyi yönlerini tanıtın. Böylece onu kazanırsınız. Güzel, iyiliksever ve ümitli bir kişilik bulaşıcıdır. Bir kişide bulunan bu nitelikler, bütün kasabaya da geçebilir. İnsanlar kafalarında ve kalplerinde olanları yayarlar... Eğer bir kişi iyi niyetli ve yumuşak başlıysa, eninde sonunda komşusu da ona benzeyecektir. Fakat o birey, kaş çatar ve surat asarsa, komşusu da buna fazlasıyla karşılık verecektir... Eğer kötülük arar ve bunu beklerseniz, kötülük bulursunuz. İyilik bulacağınızı bilirseniz, iyiliğe kavuşursunuz... Oğlunuz Tom'a odun sandığını doldurmaktan memnun olacağını bildiğinizi söyleyin. Göreceksiniz ilgi ve istekle o, işe başlayacaktır."

Rahip... hafifçe mırıldandı;

"Tanrı bana yardım edecek, başaracağım! Tanıdığım bütün Tom'lara odun sandıklarını doldurmaktan mutluluk duyacaklarını bildiğimi söyleyeceğim. Onlara görevler vereceğim. Öyle meşgul olacaklar ve yaptıklarından öyle memnunluk duyacaklar ki, komşularının odun sandıklarına bakmaya bile vakitleri olmayacak!"

Polyanna




Euro'nun Uluslararası Döviz Rezervi Olarak Yükselişi

Deutsche Bank 2000 yılında yaptığı öngörünün hala geçerli olduğunu açıklayan bir rapor yayınladı. Diyorlar ki, 2010'a kadar dünya çapında tutulan döviz rezervlerinin %35-40 Euro olacaktır.

Küresel ölçekte yabancı döviz rezervleri 2001-2006 arasında %150 artarak 5 trilyon USD'ye yükseldi. Bu artış özellikle halihazırda rezervlerin 2/3'ünü elinde bulunduran Asya ekonomilerinde yaşandı. Bununla birlikte bu döviz rezervleri incelediğinizde sadece 3,33 trilyon USD'nin kullanılabilir olduğu görülmektedir.

Euro 1999 yılında tedavüle girdiğinde rezervlerin %18'ini teşkil ediyordu. 2003 yılına gelindiğinde ise bu oran %25 civarındaydı. Ve o günden bugüne de %25'ler civarında seyrediyor. Sterlin de bu süreçte (Malum İngilizler Euro'yu kullanmıyor) Yen'in  üçüncülük tacını ele geçirdi.

Deutsche Bank küresel döviz rezervlerindeki Euro payının 2010 yılında %30-40'lar civarında olacağının hala gerçekleşmesi güçlü bir öngörü olarak değerlendirmektedir. Bu öngörüyü desteleyen dört anahtar faktör vardır:

Artan aşırı rezervlerin daha iyi faiz getirisi sağlaması konusunda Merkez Bankalarının üzerindeki baskı her geçen gün artmaktadır.
Çin de dahil büyük döviz rezervlerine sahip birçok ülke Merkezi Bankalarındaki bu revzerleri ayrı bir birime aktararak bunlar aracılığıyla rezervlerini yönetmeye çalışmaktadır.

Ancak 2010 sonrası Euro'nun yükselişini sürdürmesi hala Avrupa'nın, ABD'nin ve dünyanın geri kalanının yapacağı yapısal değişikliklere karmaşık bir şekilde bağlıdır. Bunlar olmadan bir dolar rönesansı pek muhtemel görülmemektedir.
Yuan'ın ise 2010'dan çok sonrasına kadar uluslararası bir rezerv olma potansiyeli taşıdığı söylemek çok zor.

Aslında raporun en veciz ifadesi ABD Hazine Sekreteri John Connally ile Avusturya Ulusal Bankası Yönetim Kurulu üyesi Josef Christl'in sözlerinde saklı:

John Connally, "Dolar bizim paramız ancak sizin probleminiz" derken Josef Christl "Euro, bizim paramız, ancak herkesin varlığıdır" demektedir.




Aslında Ne Olmadı?

Yaman Törüner'in bugünkü makalesi dikkatimi çekti. AKP Hükümeti'nin son 4 yılın ekonomik gelişmeleri için geliştirdiği siyasi izahatların yanına Törüner kendi iktisadi yorumlarını koymuş. Aradaki fark görülsün diye. Aslında çok da iyi olmuş. Yaşanan aynı gerçeğin farklı kavramlarla ve arka plan ile nasıl hem olumlu hem de olumsuz betimlenebileceğini göstermiş. Yani hükümetin ekonomik gelişmeler üzerindeki ilüzyonunu ortaya koymuş. Ancak bu deneme de temel bir ilke çiğnenmiş, o da son bomba diye yazının bitimine iliştirilmiş. Ne var ki bomba makalenin kendisine düşmüş. Neden mi?

Önce Törüner'in hükümetin siyasi ilüzyonu gözler önüne sermek için geliştirdiği iktisadi yorumlar:

  • Ekonomi çok iyi.
  • Aslında, sadece rakamlar fena değil. Halka yansıyan fazla bir şey yok.
  • 4 yılda ortalama yüzde 7'nin üzerinde büyüdük.
  • Aslında, bütün ekonomiler büyüdü. Bizim büyümemiz gelişmekte olan ülkeler ortalamasının altında.
  • Önceki yıllarda, büyüme yüzde 2'ler civarındaydı.
  • Aslında, onlar kriz yıllarıydı. Her şey çok bozulmuştu ve düzelme de bu nedenle üçlü oldu.
  • Son 4 yılda ekonomi iyi yönetildi.
  • Aslında, ekonomi yönetimi tamamen IMF'ye bırakıldı.
  • Yabancıların ülkemize ilgisi arttı.
  • Aslında, dünya ekonomisi büyüdü ve küreselleşti. Bütün azgelişmiş ülkelere benzer ilgi var.
  • Daha ucuza borçlanıyoruz.
  • Aslında, yüksek reel faizler yüzünden, cumhuriyet tarihinin en yüksek faizleriyle borçlanılıyor.
  • Türk lirası, iyi ekonomi yönetimi nedeniyle değerli.
  • Aslında, değerlilik çok yüksek reel faizler nedeniyle.
  • İyi ekonomi yönetimi nedeniyle enflasyon düştü.
  • Aslında, enflasyonun düşüşünün en büyük nedeni, ucuz döviz. Bu sayede, üretim yapmak yerine ucuz ithalat yapılıyor ve ucuz ithal malları fiyatları düşürüyor.
  • Mali disiplin iyi uygulandı.
  • Aslında, başlarda doğruydu. Ama, gerekli olan vergi reformu yapılamadı.
  • Borsamız iyi yükseldi.
  • Aslında, tüm dünya borsaları yükseliyor. Üstelik, bizim borsamız yabancı alımları ve sıcak para nedeniyle yükseliyor.
  • Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirmesini yaptık.
  • Aslında, büyük özelleştirme yapıldı ama elde edilen gelir, cari açığı kapatmaya gitti.

"Aslında" diyerek başlanan cümlelerle kendince karşı tezlerini ortaya koymuş ve sonra asıl bombayı patlatmış:

Türkiye'nin kişi başına düşen GSMH'ı 5000 USD iken 1,3 Milyar nüfusa sahip olan Çin'in bile satın alma paritesine göre kişi başına düşen geliri Türkiye'den daha fazla demiş. Böylelikle ilk defa kişi başına düşen GSMH ile satın alma paritesine göre kişi başına düşen gelirin birlikte mukayese edildiğine şahit olmuş oldum. Yani hep derler ya elma ile armut mukayese edilir mi; elmalarla elmalar, armutlarla armutlar mukayese edilir. Hocamız tutmuş Türkiye için GSMH'ı (üretim yada harcama yöntemiyle hesaplanan) veri olarak almış, diğer ülkeler için ise satın alma paritesini veri olarak almış. Bence asıl bomba bu olmuş. Sırf Türkiye Çin'in gerisinde diyebilmek için! Hadi hükümetin yaptığı ilüzyon, o zaman Törüner'in yaptığı nedir?

Bu arada Türkiye'nin satın alma gücü paritesine göre 2004 geliri kişi başına 7.561 USD. Yani 2004 verisiyle bile Çin'in üstünde. Ama OECD'in en küçüğü olduğu gerçeği de ortada.




Atatürk'ün Bir de Bursa Nutku Varmış!?

Geçen hafta sonu bir yakınımın çocuğunu ders çıkışı almak için bir dershaneye gittim. Dersin bitip zilin çalmasını beklerken sıkılıp dershanenin koridorlarında dolaştım. Koridorda çeşit çeşit, renk renk panolar, çerçeveler vardı. Bunların içinden bir tanesi ilgimi çekti: Atatürk'ün Bursa Nutku başlığı altında, nutuktan çok bir hitabı andıran bir Türk gençliği tarifi! Arkaplanda Atatürk'ün resmi olduğu halde Bursa Nutku'nun yazılı olduğu bir çerçeve. Çok şaşırmıştım. İlk defa Atatürk'ün Bursa Nutku isimli bir hitabı olduğunu öğrenmiştim. Hem de ilkokul öğrencilerinin gittiği bir dershanenin çerçeveler içinde tebliğ ettiği bir parşömenden. Bursa Nutku denilen ve Atatürk'e atfedilen hitap, daha doğrusu aksiyoner Türk gençliği tarifi şöyle:

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır, demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

(Vurgular bana ait.)

Bu hitabın Atatürk'e ait olduğuna inanamadım. Biraz araştırınca Bursa Nutku hakkında şüpheler olduğunu öğrendim. Özellikle ihtilallerin Türkiyesinde bu Nutkun unutturulmaya çalışıldığından bahsedenler de vardı. İşin açıksa Bursa Nutku aksiyonerlikten çok anarşiye davet ediyor. Yasal yollardan hak arama kaydı varsa da kurumların daha devrimi benimsediği şüphesini zikrediyor. Özellikle kurumların yeniden düzenlenmesi gereği ve inisiyatifin ele alınması ibareleri oldukça düşündürücü. Bu metin Atatürk'ün bir demeci midir değil midir bilmiyorum. Ancak bu metnin bir ilköğretim dershanesinin duvarlarında ne işi var? Şüpheli bir metnin daha çocuk yaşta öğrencilere Ata'nın dilinden model Türk genci olarak sunulması ne kadar doğru?




Ölen Kuğu ve Trajedisi

Danimarkalı sanatçı Peter Callesen kağıt kesimleri ile düşler ile yalın gerçekler arasındaki bağlantıyı tarif etmeye çalışıyor. Peter Callesen çalışmalarına Avrupalıların bilinç altında derin izler bırakan sınıf mücadelesini ve bireylerin umarsız sınıf atlama çabalarını simgeleyen çirkin ördek yavrusu ile insan karışımı bir melez figürü kullanarak başlar. "Ölen kuğu" ile imkasızı başarmaya çalışan, sınıf atlamaya çalışan ve her seferinde kendi gerçeliğine toslayarak başarısızlığa uğrayan kaybetmeye mahkumları anlatmaya çalışır.

İlerleyen yıllarla birlikte kağıt üzerindeki çalışmalarını ilerleten Peter Callesen evler, şatolar, ölüler ve diriler, natürmortlar ve düşsel figürler üzerinde çalışır. Artık A4 çalışmaları üç boyutludur. İki boyutluluk ile üç boyutluluk arasına bir gerçeklik köprüsü kurar. Düşler gerçekliğe buradan birer birer adım atar.



Çalışmaları için buraya bakabilirsiniz.



X Bilinmeyeninin Şey'si yada Ş'si

x harfi, cebir ilminde bilinmeyen nicelikleri göstermek için kullanılır. x bilinmeyeni ve bilinmek istenen değerleri bilinene kadar temsil eden en muteber işarettir. Hemen hemen tüm dünyada böyledir.

Peki neden bilinmeyen nicelikler için x işaretini kullanırız? Çünkü arap ve arap allfabesini kullanan bilim adamları cebirde bilinmeyeni temsilen "şey" ifadesi,  şey için de "ş" harfini kullanırlardı. Arapça kitaplarda bilinmeyen niceliği ifade etmekte önceleri bilinmeyen şey anlamında olarak şey kullanılmış, daha sonra bu ifade kısaltılıp yerine harfi geçirilmiştir. O sıralarda İspanyolcada ş harfi x şeklinde yazıldığından Arapça cebir kitaplarındaki ş harfi İspanyolca cebir kitaplarında x harfi şeklinde yer almıştır. Ayrıca Arapça cebir kitaplarında bilinmeyen nicelik anlamında kullanılan şey kelimesi İtalyanca cosa olarak tercüme edilmiş ve cebirde Arapça anlamı ile kullanılmıştır. İtalyancada bu kelime sonraları co olarak kısaltılmıştır. Daha sonra okunuş yakınlığı sebebiyle bu hece yerine daha kısa olan x harfi geçirilmiştir. Böylece cebirdeki bilinmeyen nicelik ifadesi olan x Arapça ş harfinden İspanyolca aracılığıyla ve Arapça şey kelimesinden İtalyanca aracılığı ile diğer lisanlara geçmiştir.

Müslüman bilim adamlarının cebirde kuralları ve nosyonları belirlediği zamanlarda Endülüs Emevi'den cebirin incelikleri ile kural ve işaretlerini de miras alan İspanyolların ş bilinmeyenini tüm diğer milletlere x olarak aktarmasının hikayesi kısaca bu şekilde cereyan etmiştir.

Kaynak: A. Mehmet Çalışkan
İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizcede
Arapça, Farsça ve Türkçe Asıllı Kelimeler (Tam olmayan altı liste)


Dünyanın En İyi Sunum İçerikleri

İnternet her türlü kodlabilir bilginin topluluklar aracılığıyla paylaşıldığı bir sanal bir dünyaya doğru hızla ilerliyor. Slideshare.Net de Dünyanın En İçerikli Sunumları adıyla bir yarışma düzenlemiş. Farklı farklı içeriklere sahip çeşit çeşit sunumlar yavaş yavaş eklenmeye başlamış. Hemen her konuda sunum bulmak mümküm. Belki sizlerinde ekleyeceği sunumlar vardır. İşte en iyi içerik iddiasıyla eklenen sunumlar...


Sayfa :  1 2 3 4 5 6