Hedef Vermek, Misyon ve Bir Deneme

Yeni bir yıla girdik. Bütçeler hazır, hedefler verildi yada verilmek üzere. Peki hedefleri nasıl belirledik? Geleneksel bütçe hazırlıklarımızın bir sonucu olarak mı hedeflerimizi belirledik? Geleceğimizi planlamak için geçmiş performans en iyi ölçüttür dedik, zaman serileri ile tahminlerde mi bulunduk? Yada rakiplerimize bakıp, onların geçmiş performanslarını ölçüt olarak aldık? Belki de onların önümüzdeki dönemlere ilişkin niyet bildirimleri bizi coşturdu ve biz de geri kalamayız dedik? Gerçekten belirlediklerimiz hedef mi, yoksa ulaşabilir tehlikeden uzak her geminin sığınabileceği koylar mı? Hedef nedir? Bir sonraki dönemin bilânçosunu ve gelir tablosunu tahmin etmek midir?

Bu sorular birçok işletmede yaşanan son bir iki ayın telaşını ifade etmek için soruldu. Bir yönetici olarak yıllık plan hazırlamak istesek sırasıyla hangi soruları sorardık? Duyar gibiyim hangi konuda soru soracağız diye sorulduğunu. Sizce hangi konuda? Bir yöneticinin bir yıllık plan için kaç konusu olabilir? Bir deneme yapalım mesela:

  • Örgütümün/Bölümümün gerçekten bir hedefi var mı?
  • ( Üzerinden atladığımız sorular:
    Peki, hedef belirlemenin misyonumuz ile bir alakası var mı?
    Hedef belirleme sürecinde/tekniklerinde misyonun tam olarak işlevi nedir? )
  • Bu hedefler nelerdir?
  • Ulaşılabilir mi?
  • Bu hedeflere ulaşmak için neye ihtiyacım var?
  • Doğru kaynak ve çalışanlara sahip miyim?
  • Bunlara nasıl sahip olabilirim?
  • Misyonumuzu nasıl bildirebiliriz?
  • Akılları dağlayan soru da sıra; ya hedefler tutmazsak ne yapacağız?

Üzerinden atladığımız sorular için de bir deneme yapabiliriz:

  • Örgütün benzersiz güçlü ve zayıf yönlerini tek tek belirle. Benzersiz olmalarına, örgüte mühhasır olmasına dikkat et.
  • Örgütün en önemli iç ve dış müşterilerini birer birer belirle. Yalnız isimlerini değil, tiplerini belirle. Nasıl mı? Girdiler, çıktılar ve işleme süreçleri benzer dinamiklere sahip olanları aynı tip kabul edebilirsin mesela.
  • Müşterilerinden mümkünse örgütünün güçlü yönleri hakkındaki görüşlerini al. Ancak bunu anlamıyacaklarsa kesinlikle sorma.
  • Herbir müşteri-güçlü yön ikilisi listele ve benzer olanları birleştir.
  • Örgütün vizyonu açısından bunları önem sırasına göre listele. (Bir vizyonun paylaşıldığını kabul ediyoruz. Yoksa zaten hiç uğraşma herken ekmek parasının derdinde demektir.)
  • İlk üç ile beş; daha fazla olmasın, arasındaki maddeyi bir paragrafta, bir soluk ifade edilecek şekilde düzenle.
  • Müşterilerine sor bakalım bu misyonu yüklenmiş bir işletmeyle çalışmak isterler mi.
  • Çalışanlarına bu misyonu anlayıp, benimseyip, destekleyip ona göre hareket edip etmeyeceklerini de sor.
  • Tedarikçilerine de sor, bu misyon hakkında neler hissediyorlar. ( Bu üç unsurun misyonla ilgisi tam olarak nedir? )

Bu soruları önemli kılan verdiğim/vereceğiniz cevaplar değildir, soruların bizzat kendileridir. Yaptıklarımızı düşünmek için sene başında bir fırsat sunmak. Sonra zaten hep yapageldiğimiz biçimde işlerimizi görmeye devam edeceğiz.




Yenilikçiliğin Simyası: İnovasyon Yapılarının İşlevsel Yapılarla Evliliği

Yenilikçiliğin mucidlikten farkının tartışıldığı, yenilikçilik becerisinin dinamiklerine ilişkin bazı örneklerin verildiği bu yazıyı okuyunca, konuyu daha derinlenmesine inceleyen Alan Barker'in "Yenilikçiliğin Simyası" adıyla Türkçe çevrilen Alchemy of Innovation kitabının özetini vermek istedim. Zannedersem bu özet sunum, konunun anlaşılmasın da yardımcı olacaktır.


 



 
GİRİZGAH 1




  • Her yanımızın belirsizliklerle kuşatıldığı bu çağda belirsizliği aşmanın yolu, yenilik yapmaktan yani "yenilikçilikten" geçer.
  • Yenilikçi eylemi insanları tanımaktan, pazarları tanımaktan ayrı tutmamalıyız. Yenilikçilik diye işte buna denir.
  • Tutarlılık ve güvenirlilik, müşteriler olarak yararlandığımız örgütlerden ve bizleri istihdam eden örgütlerden beklediklerimiz işte bunlardır.
  • Değişim ile istikrarı birlikte istiyoruz. İkisini aynı anda elde etmek mümkün mü?
 
 
 
 

  
GİRİZGAH 2




  • Özellikle, gruplar halinde veya örgütler olarak yenilik yapmakta çok zorlanıyoruz.
  • Can alıcı soru şu: kendimizi yenilik yapmak üzere örgütleyebilmek için ne yapmalıyız?
  • Sanayi devrimi sonrası örgütleri işlevsel olarak tasarladık ve insanları da işlevciler haline getirdik.
  • Yeni görüşe göre; yenilikçilik bir montaj sürecinden çok bir evrim süreci, endüstriyel bir süreçten çok bilişsel bir süreçtir.
 
 
 
 

  
Kapsam ve Ana Hatlar 1




Yenilikçiliğe ait tanımlar
  • 1. Bölüm: yenilikçilik nedir? Yenilik yapmayı insanlığımızı belirleyen bir bir özellik olarak görmemiz mümkün mü? Öğrenme ve işbirliği yetenekleriyle bir alakası var mı?
  • 2. Bölüm: yenilikçiliğin kaynağı nedir? Yaratıcılığı tanımlayabilir miyiz? Onu nasıl örgütleyebilir veya yönetebiliriz?
  • 3. Bölüm: yenilikçilik hangi ortamlarda yeşerir? Yenilikçi bir kültür neye benzer? Özellikleri nedir? Bu kültürleri bilinçli olarak yeniden yaratmamız mümkün mü?
 
 
 
 

  
Kapsam ve Ana Hatlar 2




Örgüt ve ekip düzeyinde yenilikçilik ve yönetimi
  • 4. Bölüm: yenilikçiliğin örgüt stratejisi içindeki yeri nedir? Yenilikçilik yönetilebilir süreçler halinde sistemleştirilebilir mi? Bu süreçler neye benzer?
  • 5. Bölüm: yenilikçiliğin "katı" ve "yumuşak" unsurları nelerdir?
  • 6. Bölüm: yenilikçilik nasıl iler: doğrusal yada çevrimsel?
  • 7. Bölüm: yenilikçilik nasıl yönetilir? Yenilikçi ekipler nasıl oluşturulur? Bu ekiplerin ne tür becerileri vardır? Bu beceriler nasıl geliştirilir?
   
 

  
Kapsam ve Ana Hatlar 3




Bilişsel açıdan yenilikçilik ve nitelikli düşünme
  • 8. Bölüm: yaratıcılığı yönetmek ne demektir? Bu eğitimin diğer yenilik girişimleriyle alakası nedir?
  • 9. Bölüm: yenilikçiliğin bilgi yönetimiyle alakası nedir? Bilgi deyince ne anlıyoruz?
  • 10. Bölüm: bilgiyi yenilik yapmak amacıyla yönetmek için ne yapmalıyız?
  • Sonsöz: yenilikçiğin simyasını gerçekleştirmek için ne gerekiyor?
   
 

  

[ devamı..... ]


İcaddan Yeniliğe: Yenilkçilik Mayası

Son günlerde Yenilik-çilik (Innovation) kavramını sıkça gündeme getiriyoruz. Bunun sebebi yenilikçiliğin tüm dünyada stratji, rekabet, işletme, yönetim hatta makro ekonomi disiplerinde yoğun bir şekilde tartışılması. Bugün bir gazetenin, iş dergisinin yada bir işletme kitabınının sayfalarını araladığınızda; yada şimdi olduğu gibi bir akademik içerikli siteye girdiğinizde yenilikçilik kavramına rastgelmemeniz mümkün değil gibi.

80'lerin sonları 90'ların başında yöneticiler ve hissedarlar stratejik ittifak, satın alma yada stratejik kararların arefisinde sorunları çözecek her derde deva olabilecek "sinerji" kavramını dillerinden düşürmezlerdi. İşletmelerde ve üniversitelerde derslerin odak konusu sinerji idi. Böyle bir ittifakın yada satınalmanın maksadı nedir? Tabi ki sinerji! Şirketin bu pazarda yada bu pazar bölümünde yatırım yapma gerekçesi nedir? Yine sinerji! 90'lara ait her derdin devası sinerjide, her sorunun çözümü sinerjide bulundu. Şimdi ise bizim yeni bir büyülü bir kavramımız var: Yenilik-çilik

Yenilikçilik bir paradigma olarak tüm makro ve mikro iktisadi eylemleri inceleyen disiplinleri yeniden biçimlendiriyor. Eski paradigmalara ait kavramlarına yerine kendine ait kavramları yerleştiriyor. Bilgi işçileri, yenilikçilik kültürü, yaratıcı düşünce, bir işletme işlevi olarak yenilikçilk vs...

Yeniliçiliğin, şirketlerin başarısındaki merkezi rol üstlendiği aslında yeni bir bulgu değil. Dünya çapında en büyük, küresel şirketlerin karşılıştıkları başarısızlıklar ile yenilikçilik yönetimindeki yetersizlikleri arasındaki  ilişki şaşırtıcı düzeydedir.  Yenilikçilik her ne kadar yazılarımızı, konuşmalarımızı ve açıklamalarımızı dolduryorsa da bizim için önemli olan bu paradigmanın dinamikleridir. İcad ile yenililiğin arasındaki farkı, yaratıcı düşünce ile yenilik arasındaki ilişkiyi anlamak bize bu dinamikler hakkında önemli ip uçları verecektir.

Bu nokta ilk adım icad ile yenilik arasındaki farkı açığa kavuşturmaktır İcad, bireyin fikirlerinden veya bilimsel araştırmadan türeyen yeni fikirlere veya somut ürünleri (çıktıları) ifade eder. Yenilik ise icadın ticarileştirilmesini, pazarlanabilir bir ürün haline getirilmesini (ve/veya hedef müşteri kitlesi olan, piyasada fiyat oluşturabilecek ve bir talebin karşılandığı hissini oluşturacak bir ürünü/hizmeti) ifade eder. Açık bir surette bu ana hatları çizilen farkı bilmek önemlidir. Çünkü bir icad fazlaca ehemmiyeti olmayan bir ekonomik değere sahip olabilir.

İcadı yeniliğe dönüştürmek için onu piyasaya sürebilecek bir ürün haline getirmek önemlidir. Bunun için bir hedef müşteri bulmamız ve ürünü piyasaya sürmemiz gerekir. Büyük icadlarda başarılı ama yenilikte başarısız olan birçok işletme vardır. Diğer bir yandan önemli icadları başkalarından alıp onları önemli yenilikler haline getiren işletmeler de vardır. Aslında bu iki tip işletme aynı hikayenin kahramanlarıdır:

1947'de AT&T laboratuvarlarında birkaç biliminsanı dünyada ilk transistörü icad etti. Bu icad öyle ki patentlenmiş, ancak işletme tarafından hızlı bir şekilde yeni bir cihaz olarak herhangi bir uygulamaya dahil edilememişti. AT&T gerçekten hala çok önemli sayılabilcek şeçkin bir icada imza atmıştı. Ama yeniliği geliştirmekte başarısız oldular. 1952'de AT&T; yani tam beş yıl sonra, transistörü başkalarınca kullanılabilmesi için lisans verilmesini kararlaştırdı. AT&T sadece 25.000 USD'ye Teksas Insturements, Sony ve IBM benzeri işletmelere transistörün lisansını verdi. Bu şirketler ileriki yıllarda milyarlarca gelir sağlayan teknolojiler üretti. AT&T transistör cihazı icad etti, Sony ve IBM transistör teknolojisi üretti.

Benzer bir hikayenin kahramını da Xerox'tur. Xerox, büyük fırsatlar kaçıran şirketlere örnek teşkil edecek nitelikli bir işletmedir. AT&T gibi onlar da sadece çok iyi muciddi, onlar da icatları yeniliğe dönüştüremedi, dönüştürmeyi başaracak yetenekten yoksundu. Xerox, ünlü Palo Alto Araştırma Merkezin'de (PARC) (Apple ve IBM'den yıllar önce) kişisel bir bilgisayar geliştiren dünyadaki ilk şirketti. Grafik yönelimli  bir monitör, bir kelime işleme yazılımı, bir işletim sistemi, bir lazer yazıcısı, yerel bir ağ, bir fare vs. geliştirmişti. Ancak Xerox bu icadların hiçbirinden hemen hemen hiçbirşey kazanamadı.

Not: Invention vs. Innovation isimli makaleden uyarlamadır.




Ulusların Yenilikçilik Kabiliyeti

Babam klasik filmlerden çok hoşlanır. Babam için internetten film seçiyordum. Ve karşıma Üçüncü Adam isimli Orson Welles'in oynadığı 1949 yılında çevrilmiş film çıktı. Filmi tanıtıcı yazıda Orson Welles'in canlandırdığı Harry Lime karakterinin şu sözü dikkatimi çekti:

30 yıllık Borgias yönetimindeki İtalya’da savaş, mücadele, terör, cinayet ve kan (dökme) vardı ama onlar Michelangelo’yu, Leonardo da Vinci’yi [çıkardılar] ve Rönesans’ı ürettiler. İsviçre’de kardeş sevgisi, 500 yıllık demokrasi ve barış(huzur) vardı. Onlar ne ürettiler? Guguklu saat!

Bu sözler aklıma bazı sorular getirdi: Ulusların tekamülünün (evriminin); yenilikçilik ve yaratıcı düşünce bağlamında ihtiyaç duyduğu zemin ve koşullar nelerdir? İç savaş sonrası ABD'nin, I. Dünya Harbi sonrasında Almanya'nın, II. Dünya Harbi sonrası Japonya'nın ve Yıkılış dönemindeki çarlık Rusya'yı (Rus sanat ve edebiyatının zirve dönemi) düşünelim. Yıkım ve kaos, yaratıcı düşüncenin filizlenebileceği ve sonrasında realize edilebileceği en uygun zemini hazırlar diyebilir miyiz?




İş Ahlakı Bağlamında Çevre Kirliliği

Çevre insanların ortak varlığını oluşturan değerler bütünüdür. Çevrenin bileşenleri olarak adlandırılan bu değerlerin her biri yaşamsal yada toplumsal olarak vazgeçilmez niteliktedir. Bu nedenle hava, su, toprak gibi yaşam ortamları, bu yaşam ortamlarını insanlarla paylaşan bitki ve hayvan toplulukları, insanın tarih boyunca yarattığı uygarlık ve bunun örnekleri ayrı birer çevresel değerdir.[1] Özet bir ifade ile çevre insanların da içinde bulunduğu tabii yaşam ortamıdır.[2] Özel anlamda ise çevre, ekoloji yada doğal çevre olarak ifade edilmektedir. Yani bu manada çevre, dünya üzerindeki canlı yaşam ile ilgili canlı yada cansız unsurların meydana getirdiği bir bütündür.

Çevre genel olarak insanların faaliyetlerinin sürdürdüğü yeryüzü olarak ele alınır ve yeryüzü toprak, su ve atmosfer (hava) ile birlikte değerlendirilir. Çünkü bu üç unsurdan bir tanesinin eksik olması halinde insanoğlunun yaşaması mümkün değildir.[3] Zaten insanoğlu başlangıçta etrafında yaşamı idame ettirmeye uygun güzel bir çevre bulmuştur. Zamanla insanlar teknolojik gelişmeye ihtiyaç duymuştur. Teknolojik gelişme ise kirlenme kavramını ortaya çıkarmıştır. İnsanlar çalışma sonucu istediğini elde etmiş ve üretim sonucu oluşan atıklar çevreye bırakılmış, bunun neticesinde de çevre bozulmaya ve kötüleşmeye başlamıştır.[4]

Çevre sorunları, türlü insan faaliyetleri nedeni ile, çevresel değerlerin zarar görmesi sonucunda ortaya çıkmışlardır. Hava, su ve toprağın zamanla niteliğinin bozularak yaşanırlılığını yitirmesi, yaşam ortamları değiştiği yada insan gereksinimleri uğruna aşırı tüketildiği için bitki ve hayvan topluluklarının yok olmaya yüz tutması çevresel değerlerin yitirilmesinin göstergesi olmaktadır.[5]

Çevre kirliliği, kısaca kirlenme, genel anlatımla da, ekonomi-ekoloji dengesinin bozulması sonucu oluşmaktadır. Ekonomi-ekoloji dengesini bozan pek çok neden bulunmaktadır ve bunlar aslında süreçtir. Toplumsal ve ekonomik kökenli olarak tanımlanabilen bu süreçler, ekoloji üzerinde baskı yaratarak çevresel bozulmalara ve zararlara yol açmaktadır.[6]

Kirlenme, sapma yada bozulma anlamında kullanılmaktadır. Çevre kirlenmesi ise tabiatın genel anlamda kirlenmesi veya doğal niteliğini kaybetmesi anlamında kullanılmaktadır.[7] Yani çevre kirlenmesi fiziksel çevreyi meydana getiren hava, toprak ve su ortamlarının insan faaliyetleri neticesinde doğal özelliklerini kaybetmesi ve bu ortamların faydalı kullanımlarının azalması veya tamamen yok olmasıdır. İnsan faaliyetleri genelde üretim ve tüketim faaliyetleri olarak iki grupta toplanmaktadır. Üretim faaliyetleri, kaynak kullanımı ve netice de doğal kaynakların tüketilerek mamûl maddelerin imâl edilmesini ve neticede çevreye bırakılan atıkları ortaya çıkarır. [8] Bunun da çevre kirlenmesinde önemli bir payı vardır.

Çevre kirlenmesi, insanların başta endüstri olmak üzere, türlü faaliyetlerden dolayı oluşan toksin ve kirletici sıvı, katı ve gaz atıkların toprağa, suya veya havaya bırakılmaları, hava titreşimin sebep olduğu gürültü veya radyoaktif maddelerin yayılması sonucu tabiattaki var olan ekolojik denge ve ahengin bozulmasıyla insanların ve diğer canlıların zarar görmesi ve hayatlarının sürdürülmesinde meydana gelen zorluklar olarak tarif edilir.

Günümüzde çevre kirliliği hızla artan ve içindekilerle birlikte gezegenimizi tehdit eden en büyük tehlikelerin başında yer almaktadır. Özellikle, 1970’li yıllardan itibaren fark edilmeye başlanan ve giderek artan bir yoğunlukta tabiatı ve insanı insanlığı tehdit eder hale gelen çevre kirliliğinin en ciddi yanı, tabiattaki şaşmaz ölçüler ve muhteşem bir mühendislik şaheseri olarak dizayn edilen ekolojik denge üzerine yaptığı olumsuz etkilerdir. Bu etkiler şüphesiz insanla birlikte başlamış ve insanoğlunun daha çok refah, daha çok lüks uğruna ölçüsüz, sınırsız ve şuursuz bir tüketim arzusu ile çağımızda kriz noktasına ulaşmış bulunmaktadır. [9]



[ devamı..... ]


Felsefe ve Bilim

Felsefenin etimolojisine bakılacak olursa felsefe deyimi, sevgi anlamına gelen Yunanca philia ve bilgi anlamına gelen Yunanca sophia deyiminden meydana gelmiş olup bilgi sevgisi anlamına gelmektedir[1]. Daha sonraları gerçekliğin ve insan doğasının disiplinli çalışmasını betimler oldu.[2] Bütün dillere Latince aracılığıyla geçmiş olup Herakleides Pontikos deyimi ilk kullananın Pythagoras olduğunu söyler. Pythagoras kendisi için “ben philosophos’um” dermiş, bununla da bilginin ve bilgeliğin tutkunu olduğunu ifade etmek istermiş. Ancak son araştırmalar bu deyimin ilk defa Herakleitos tarafından kullanıldığını tespit etmiştir ve bu nedenledir ki Herakleitos bugünkü anlamdaki felsefenin babası kabul edildiği gibi isim babası olarak da kabul edilmiştir.[3]

Bilgi, bilmek yada diğer bir ifade ile felsefe ile ilgili çalışmalar yapan düşünürlerin felsefeye bakış açıları, kendi dönemlerinin şartlarına ve kişisel kabullerine bağlı olarak gelişmiştir. Ancak bütün düşünürlerin çabasının ortak noktasının bilme süreci için düzenli soru sorma ve cevap verme eylemi olduğunu söyleyebiliriz.

Cevaplar soruların beklediği şeydir. Cevap ile soru son bulur. Bu tip soru cevap ilişkisi en iyi bilimsel çalışmalarda görülür.[4] Felsefede de bu soru cevap ilişkileri var olmasına karşın felsefe her sorunun cevaplanamayacağını kabul ederek bu soruları sormaya devam eder. Çünkü önemli olan soruyu sorduran sebeplerdir. Bazıları içinse bu durum anlamsızdır ve cevaplanamayacak sorular felsefenin kapsamı dışında kalmalıdır.

Eski Yunan Düşünürleri ve Felsefe

Aristoteles Metafizik isimli eserine “bütün insanların doğal olarak bilmek isterler” ifadesi ile başlar. Aristoteles’e göre insanların duyularını kullanmaktan, yani işitmekten ve görmekten aldıkları zevk bunun en açık kanıtıdır.[5] Yani insan doğası gereği farkında olduklarını bilmek ister.

Sokrates’e göre felsefe, neleri bilmeğini bilmektir. Onun için felsefe insanı anlama çabasıdır. Herakleitos’un doğa bilimlerinin yardımı olmaksızın seziye dayanan kapsamlı evreni anlama çalışması, Sokrates için, anladıklarından daha çok anlamadıkları için güzeldir. Bu nedenle sorulması gereken soru evren ile ilgili değil insan ile ilgili olmalıdır.[6]

Platon felsefeyi doğruyu bulma yolunda düşünsel bir çalışma olarak tanımlarken Epikuros ise felsefeyi bir yaşam bilimi olarak tanımlar ve onun mutlu bir yaşam sağlamak için tasarlanmış eylemsel bir sistem olduğunu ifade eder. [7]

Eski Yunan düşünürler felsefeyi genel hatları ile insan ve evrene ait temel “nedir” sorularına sorma ve cevaplama süreci olarak ele almıştır. Ancak bazısı için bu saf düşünsel bir çaba iken bir diğeri için eylemsel bir çaba olmuştur. Nitekim bir düşünür felsefeyi bilmek ihtiyacına yönelik bir faaliyet olarak görürken diğeri mutlu olmak için bir araç olarak değerlendirebilmektedir.



[ devamı..... ]


Müşteri Yönelimlilik ve Uygulamadan Bir Aks-i Seda

Bilginin insan hayatının her alanında baskın bir unsur haline gelmesi, bilginin işletme faaliyetleri üzerinde de baskın bir rol üstlenmesine yol vermiştir. Özellikle işletme alanında, klasik öğretinin üretim faktörleri anlayışının önüne geçen bilgi, her türlü işletme faaliyetinin yeniden incelenmesini gerekli kılmıştır. Bu faaliyetlerden biri de pazarlamadır. Pazarlama faaliyetlerini bu manada inceleyen kavramlardan biri de müşteri yönelimliliktir.

Müşteri yönelimlilik bilgiye dayanan bir pazarlama süreci anlayışıdır. Özellikle müşteriye ait bilgilerin toplanması ve pazarlama eylemlerinin üretilmesi, yönlendirilmesi, kontrol edilmesi faaliyetlerinde bilginin etkin bir unsur olması anlayışı vardır. Bu yaklaşıma göre, pazarda müşteriye ait ilgili her türlü bilgi toplanır, işletme bölümleri arasında bu bilginin yayılması temin edilir ve neticede işletmenin pazara gerekli tepkiyi vermesi sağlanır.

Biz bu bildiride müşteri yönelimlilik kavramına göre müşterisini yeniden tanımlayan ve bilgi yönetimini yeni müşterisine göre yeniden tasarlayan bir işletme inceleyeceğiz. Tekstil sektöründe makine ve makine parçaları pazarlayan bu işletme bilgi sistemini müşteri yönelimlilik kavramına göre yeniden düzenlemiş ve pazarlama faaliyetlerini bu yeni bilgi yönetimi anlayışı içinde yürütmüştür. Neticede pazar payını büyütmüş ve satışlarını artırmıştır. Bundan daha önemlisi müşteri anlayışının kavramsal içeriğini bilgi temelli olarak hazırlamış olmasıdır. Yine şu da görülecektir ki, bu yeni yaklaşım önemli sayılacak maliyetler üretmektedir ve değişimi kabullenmeyi gerekli kılmaktadır.

Örnek olayda görüleceği üzere müşteri yönelimliliğin temelini bilgi oluşturur. Bilginin elde edilmesi, örgüt ölçeğinde bilginin organize edilmesi ve örgüt içinde yayılan bu bilginin müşteriye yönelik eylemlerin kaynağını oluşturması müşteri yönelimliliğin bileşenleridir.

Bilgi pazarlama sisteminin girdisi ve çıktısı olmaktan öteye geçmiş, sistemin dönüşüm unsurunun bir aracı haline gelmiştir. Elbette ki bu durum bilginin halihazırda girdi olduğu gerçeğini örtmez. Bu nedenledir ki bilginin elde edilmesi ve örgüt ölçeğinde istenilen nitelik ve formda gerekli yerlere iletilmesi daha da bir önem kazanmıştır. Müşteri yönelimlilik bu yayılımın müşteri, ürün, pazar anlayışına göre yapılması gerektiğini ortaya koyar.

Müşteri yönelimlilik kavramı, bilginin işletmede pazarlama faaliyetlerinin yeni bir modele oturtması olarak değerlendirilebilir. Bu modelin odağında müşteri bilgisi bulunmaktadır ve bu modelde işletmelerin bütün faaliyetleri bir bilgi üretimi süreci haline gelmiştir. Pazarlama faaliyetleri bu manada daha ayrıcalıklı bir hal almaktadır. Çünkü eylemlerini nedeni ve sonucu olan ve pazarlama faaliyetlerinin odağına alınan müşteriye ait her türlü bilgi, ne yapacağımızı ve daha da önemli nasıl yapacağımızı belirlemede en önemli unsurdur.

Şimdi sizlere Müşterim Kim Projesinin detaylarını verelim:



[ devamı..... ]


Uluslararası Ortak Girişimlerin Tercih Edilmesine Yönelik Yaklaşımlar

Yazında uluslararası ortak girişimlerin tercih edilmelerinin nedenini açıklamaya çalışan bazı yaklaşımlar mevcuttur. Bu yaklaşımlar, hem yabancı girişimcinin hem de yerel girişimcinin uluslararası ortak girişimleri kurmayı tercih ederken hangi nedenlerle hareket ettiğini açıklayamaya yöneliktir. Bu yaklaşımlardan dördüne kısaca değinelim.

Uluslararası ortak girişimlerin tercih edilmesine yönelik yaklaşımlardan üçü işlem maliyetleri, stratejik davranış ve özellikle gelişmemiş ülkelere uluslararası ortak girişim aracılığıyla girişe odaklanan örgütsel bilgi ve öğrenme yaklaşımlarıdır.[1] Dördüncüsü olan ürün-pazar matrisi yaklaşımı ise, yabancı ve yerel girişimcilerin uluslararası ortak girişimi tercih etmesini pazar ve ürüne göre açıklamaya çalışır. [2]

İşlem Maliyetleri Yaklaşımı

Bu yaklaşım Oliver WILLIAMSON tarafından geliştirilmiştir. İşlem maliyetleri yaklaşımı, yabancı girişimcilerin ülke dışında ticari faaliyetlerini neden uluslararası ortak girişim ile gerçekleştireceğini maliyet minimizasyonu ile açıklar. Yabancı girişimcilerin minimizi etmek istedikleri maliyetler üremi maliyetlerini oluşturan işlem maliyetleridir. İşlem maliyetleri firmaların ölçeğine, bilgi ve teknoloji düzeylerine göre farklılık gösterebilir. Williamsom’a göre yabancı girişimciler, ülke dışında nasıl ticari faaliyet yapacakları işlem maliyetlerini minimize etme kriterine göre seçerler.[3]

Yüzde yüz mülkiyet ile bir yabancı ülkede yatırımda bulunmak, yukarıda açıklamalar ışığında uluslararası ortak girişime göre daha yüksek yatırım ve üretim maliyetlerine neden olabilmektedir.

Daha yüksek belirsizlik ve daha az kontrol edebilme yeteneğine rağmen, uluslararası ortak girişimin tercih edilmesinde, yüzde yüz mülkiyet ile yapılan yatırımların maliyetinin daha büyük olması ağır basmaktadır. Uygun belirsizlik ve kapasite düzeyi uluslararası ortak girişim için elverişli bir ortam oluşturabilmektedir.

Stratejik Davranış Yaklaşımı

Girişimcilerin rekabetçi konumuna stratejik davranışlarının nasıl etkilediğini uluslararası ortak girişim ile açıklayan bir diğer yaklaşımdır. Stratejik davranış ve işlem maliyetleri yaklaşımlarının ortak yanları vardır, ancak temel ilkeleri açısından farklıdırlar.

İşlem maliyetleri yaklaşımı işlem maliyetlerinin toplamını minimize ederken, stratejik davranış yaklaşımı kâr maksimizasyonuna odaklanır ve bu şekilde girişimcilerin rakiplerine karşı rekabetçi konumunu güçlendireceklerini ifade eder. Stratejik davranış yaklaşımında uluslararası ortak girişim ile hem yabancı girişimci hem de yerel girişimci kâra odaklanır.



[ devamı..... ]


Gümrük Birliği ve Dış Ticaretimize Etkisi

1996 yılında Türkiye, Gümrümrük Birliği’ne resmen girdiğinde dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Bölgenin son sosyalist devleti tarihe karışıyor.” diye beyanat veriyor, bu büyük başarının altını çiziyordu. Buna karşın hemen hemen toplumun her kesiminden itiraz sesleri yükseliyor, birçok sendika yada işçi kuruluşları gümrük birliğine ya karşı çıkıyor yada ciddi çekinceler taşıyor ve istihdamın olumsuz etkileneceğinden endişe ediyordu. Türkiye gümrük birliğine, büyük başarının mutluluğu ile büyük belirsizlik ve endişe duyguları arasında kafası karışık olarak girmişti.

Gümrük birliği, temelde Avrupa Birliğinin ekonomik entegrasyonun bir safhası olup üye ülkelerin mal ve hizmet piyasalarını tek piyasa olarak işlemesini esas alan bir düzenlemedir. Üye olmamakla birlikte gümrük birliğine dahil olan tek ülke de Türkiye’dir. Her müzakere başlığı için Türkiye’nin önünde uzun bir uyum dönemi olduğunu ifade eden Avupa Birliği devletleri gümrük birliği konusunda hiç muhafazakar davranmamış ve “birliğin kuruluş ruhuna aykırı” olarak Türkiye’yi karar mekanizmasını dahil etmeksizin gümrük birliği uygulamalarına dahil etmiştir.

Dış ticaretimizde batılı komşularımız en önemli ortaklarımız olmuştur. Gümrük birliği bu nedenle dış ticaretimizin hem üye ülkelerle olan dış ticaretimizin kapsamının çeşitlenmesinde hemde hacminin artmasında büyük rol almıştır. Bu durum özellikle 2001 yılından itibaren daha da belirginleşmiştir.

 

Şekil 1: Yıllara Göre Avrupa Birliği Ülkeleri ile Olan Dış Ticaretimiz



[ devamı..... ]


Şubat 2001 Krizi için Davranışsal Bir Açıklama

Şubat 2001 Krizi Türkiye tarihinin en yıkıcı sonuçları olan krizi olmuştur. Etkileri o kadar kapsamlı ve derin olmuştur ki, yakın siyasal tarihin şahit olduğu askeri darbeler, hükümet krizleri kadar ve belki daha fazla sosyal, sosyo-ekonomik ve siyasal etkileri olmuştur.

2001 Krizi ile ilgili birçok görüş ileri sürülmüştür. Aşağıda bu görüşlerin bazıları senaryolaştırılmıştır. Sernayoların temel dayanağı, krizleri "bir davranış değişikliği" olarak tanımlamaktır. Krizler insan ve grup davranışlarının sonucunda ortaya çıkar. Aslında krizler bir bakış açısı (perspektif) meselesidir. Yani nesnel ve evrensel bir niteliğe sahip değildir. Kriz "bazıları" (her zaman çoğunluk) için yıkıcı olur, bazıları (her zaman azınlık) için de kar realizasyonu anlamına gelir.

DÜNYA EKONOMİSİ
Son çeyrek


  • Petrol Krizi
  • Meksika Krizi
  • Brezilya Krizi
  • 97 Asya Krizi
  • Rusya Krizi
  • Arjantin Krizi

1975-1997 yılları arasında Dünya çapında 299 ekonomik kriz yaşandı; bunlardan 213’ü para ve piyasaları ve döviz, 54’ü bankacılık sektörü ve 32’si hem döviz hem de bankacılık sektörü kaynaklıdır.

TÜRKİYE EKONOMİSİ
Son çeyrek


  • 1980’ler, Özal Dönemi: 24 Ocak Kararları
  • 1990’lar, Kontrollü Kur politikaları
  • 5 Nisan Kararları
  • Aralık 1998 İstikrar Programı ve sabit kur politikası
      
  •  
     

 

 



[ devamı..... ]


Sayfa :  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10