F1 Pilotları ve Stratejik Çeviklik

F1 sürücülerinden ne gibi işletme dersleri çıkarabiliriz? Time dergisi bu soruyu soruyor. Özellikle sosyal bilimlerde metafor kullanmak ve benzerlikler kurmak çok etkilidir. Anlamak ve anlatnak için çağrışımın gücü kullanılır. Time'da da stratejik çeviklik, F1 yarışları ve F1 sürücülerinin  kısa sürede karar verme becerileri ile anlatılmış. F1 sürücüleri saniyeler içinde yol şartlarını, rakiplerinin olası hamlelerini, hava koşulları, aracın durumu gibi yüzlerce değişkeni kontrol etmek ve bu değişkenlerinin aldığı değerlere göre karar vermek durumundadır.

Her ne kadar F1 yarışları da ekiplerle olsa da arabanın içinde pilot yalnızdır. Kendisine aktarılan çok sayıdaki veriyle anında karar verir ve uygular. İşletmelerde durum biraz farklıdır. Kararlar birlikte uygulanır. Ama işletmelerde yöneticiler karar vermek için bir yığın veriyi değerlendirmek durumundadır. Ortaya çıkacak yada çıkan fırsatları değerlendirmek, tehlike ve tehditleri çok çabuk kavramak zorundadır.

Stratejik çeviklik belirsizliğin hakim olduğu pazar koşullarında değişimi, fırsatları ve tehhlikeleri rakiplerinden önce görmeyi ve gerekli karşılıkları vermeyi ifade ediyor. Bir döngü şeklinde tekrar ediyor. Stratejik çeviklik ve hızlı karar verebilmek için;

  • Sorunu tanımlamaya ve anlamaya yönelik görüşmeler yapılması,
  • Karmaşık, çelişkili, eksik ya da belirsiz verileri tanımlaması,
  • Olası seçeneklerin tanımlanması,
  • Kaynak tahsisinin ve dikkatin odaklanacağı kaynakların belirlenmesi,
  • Seçenekler arasında seçimin yapılması için gerekli görüşmelerin yapılması,
  • Karar verilerek şeçeneklerden bir uygulama planı çıkarılması,
  • Plana uygun olarak örgüt içinde bütün bölüm ve çalışanların ilgili faaliyetlere yöneltilmesi,
  • Gözden geçirmelerin yapılması, pazar koşullarının ve pazardaki değişimlerin yeniden incelenmesi, elde edilen bulguların analiz etmesi, tahminleri, öncelikleri ve sorumlulukları gözden geçirmeye yönelik geri bildirimlerde bulunulması
aşamalarını sırayla uygulamak gerekir.



Yenilikçilik (İnovasyon) Kültürü

Kültür en basit ifadeyle hayat tarzı anlamına gelir. Yenilikçiliğin teknoloji ve insan boyutundan sıkça bahsedilir. Yenilikçiliği özendiren liderler, yenilikçiliği mümkün kılan teknolojik imkanlar, doğuştan yenilikçi çalışanlar yenilikçiliğin önemli birer unsurları olarak zikredilir. Ama bu unsurları örgüte ait bir uygulamalar bütünü olmanın ötesine, örgütün iş görme ve yaşama tarzı haline getiren yenilikçilik kültürüdür. Daha doğru bir ifade ile yenilikçiliğin hayat tarzı olduğu bir kültür oluşturmaktır: 

Robert Sutton, İşe Yarayan Garip Fikirler” adlı kitabında liderlere inovasyonun özellikle insan boyutuna dönük, bilinene ters düşen fikirler sunuyor. Bunların bazıları şunlar:

  • Şirket Kültürünü “yavaş öğrenecek” insanları işe alın.
  • Rahatınızı kaçıracak insanları işe alın.
  • Başarı ve başarısızlığı ödüllendirin. Eylemsizliği cezalandırın.
  • İş görüşmelerini adayları değerlendirmek için değil, onlardan fikirler edinmek için kullanın.
  • Geçmişi unutun, özellikle [de] şirketinizin geçmişteki başarılarını.

Burada da başka bir makale var. Konusu da yenilikçiliği engellemenin on yolu. Tersinden de olsa benzer şeyler söylüyorlar:

  • Güvenli rollerde çalışmak isteyen çalışmak isteyenleri işe al.
  • Beceriksiz çalışanları işe al.
  • Ücretlerini düşük tut.
  • Tom Kelley'in Yeniliğin On Yüzü'nü oku.
  • Çalışanlar boş adamlardır.
  • Muhafazakar ve katma değeri düşük başarıları ödüllendir.
  • Mikro yönetim.
  • Sadece müşteri taleplerine odaklan.
  • Performans izlemeyi kolaylaştır [basitleştir değil].
  • Bir krallık inşa et.

Yenilikçilik öyle kontrol edilip yönetilebilecek bir şey gibi görünmüyor, yenilikçiliği destekleyecek bir kültür oluşturmak daha doğrudur görüşünü savunanlarda var. Yenilikçilik ve örgüt kültürü bir arada düşünülmesi gereken iki önemli kavram. Zaten bu sıralar yenilikçiliği (inovasyon) çeşitli bağlamlarda incelemek çok muteber. Kültür de belki bu manada en çok itibar edilecek bir bağlamdır.




İşletmenin Uluslararası Çevresi ve Performans Ölçütleri

Zamanında işletmenin uluslararası çevresi ve uluslararası çevreye ilişkin performans ölçütleri hakkında bir çalışma yapmıştık. Geçen gün bilgisayarımı karıştırırken gözüme ilişti. Ben de sizlere gönderiyim dedim.

İŞLETMENİN ULUSLARARASI ÇEVRESİ

İşletme faaliyetlerini örgüt içi unsurlar kadar işletme dışı unsurlarda etkilemektedir. Özellikle sistem yaklaşımının gelişmesi ile birlikte işletmeleri çevreleyen işletme dışı unsurlar daha dikkat çekici bir özellik kazanmıştır. Klasik ve neoklasik yönetim teorilerinin örgütleri kapalı bir sistem olarak formülüze etmesi, bu dönemler boyunca işletme faaliyetlerinin başarıya ulaşabilmesi için işletme içi unsurların başarılı yönetilmesi ile mümkün olacağı görüşünün gelişmesine imkan vermişti. Ancak sistem yaklaşımı ile birlikte örgütlerin açık bir sistem olduğu ve işletme dışı çevre unsurları ile karşılıklı etkileşim içerisinde olduğu görüşü yaygınlaşmıştır. Böylelikle işletmenin dış çevresinin iç çevresi gibi başarılı yönetilmesinin, daha doğru bir ifade ile işletmenin dış çevreyle işletmeyi başarıya taşıyacak uyumun sağlanmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Bu manada işletmenin dış çevresi incelendiğinde üç boyut ortaya çıkmaktadır. Bunlar işletmenin yakın çevresi, ulusal çevresi ve uluslararası çevresidir. Bu çalışmanın konusu işletmelerin uluslararası çevresi ile sınırlıdır. İşletmelerin dış çevresinin en geniş ölçeğini teşkil eden ve işletmenin yakın çevresini de içine alan ulusal çevreyi de kapsayan uluslararası çevre ülkeler ölçeğinde örgütler ile etkileşim içerisindedir. Bu nedenledir ki işletmenin uluslararası çevre unsurları makro boyuttaki unsurlar ile tanımlanır. Ekonomi, sosyal hayat ve kültür, siyasi hayat ve teknoloji gibi unsurlar genel kabul görmüş uluslararası çevre unsurlarıdır.

Bu çalışmanın amacı, mevcut uluslararası çevre performansını ölçmeye yönelik uygulamaları tanıtmak ve bilgi vermektir. Buna ek olarak uygulamalar eleştirel bir  yaklaşımla incelenecek ve çalışmaların dayandığı yaklaşımlar da irdelenecektir. Ayrıca bu uygulamalarda kullanılan göstergelerin de ileriye dönük araştırmalar için bir envanteri çıkarılacaktır.

Çalışmanın temelinde yukarıda açıklanan uluslararası çevre görüşü yer alacaktır. Bu nedenle çalışmanın birinci bölümünde, çalışmanın dayandığı teorik çerçeve açıklanacaktır. Çalışmanın anahtar kavramları olan performans, açık sistem yaklaşımı, açık sistem olarak işletmeler ve dış çevresi, işletmelerin uluslararası çevresi ve performans kavramları tanımlanacaktır.

İkinci bölümde ise işletmelerin uluslararası çevre unsurlarını ve bu unsurların performanslarını tanımlamaya ve değerlendirmeye çalışan uygulamalar anlatılacaktır. Böylelikle uluslararası çevre performansını ölçmekte kullanılan mevcut uygulamalar incelenmiş olacaktır. Bu bölümde Dünya Bankası'nın, IMD İşletme Okulu'nun, AB'nin, Avrupa Merkez Bankası'nın, DPT'nin ve OECD'in uygulamaları incelenmiş olacaktır.

En son olarak da sonuç bölümünde genel bir özet yapılarak çalışmanın bulgularına değinilecektir.



[ devamı..... ]


Yıl Sonu Performans Değerleme için Bir Not


"Kısıtlar Kuramının babası sayılan Eli Goldratt "Bana, beni nasıl ölçeceğinizi söyleyin,  ben de size nasıl davranacağımı söyleyeyim" diyor.

Dikkat edin, performans ölçümü sadece geçmiş ile değil gelecek ile de, sadece geri bildirim ile değil ileri bildirim ile de yakından ilgilidir. Performans ölçümü performans değerlemenin, performans değerleme de performans yönetiminin sadece bir bileşenidir.




Şirket Emperyalizminden Yeni İş Modellerine

Prahalad ve Lieberthal, "The End of Corporate Imperialism" başlıklı makalelerinde 1980'lerinden başından itibaren çokuluslu işletmelerin emparyalist bir zihin yapısı ile yeni pazarlara, Çin, Hindistan, Endonezya ve Brezilya gibi büyük gelişmekte olan ülkere açılmaya çalıştıklarını söylemektedir.

Çokuluslu işletmeler, bu yanlış yaklaşımları nedeniyle de eski ürünlerini yeni pazarlara rahatlıkla pazarlayabileceklerini düşündüler. Ancak hiç de öyle olmadı. Başarıları çok sınırlı kaldı. Prahalad ve Lieberthalthe çok uluslu işletmelerin başarılı olmak için bütün iş modellerini yeniden tasarlamaları gerektiğini, her unsuru yeniden düşünmeleri gerektiğini söylemektedir.

İş hacminin üzerine odaklanmanın gelişmekte olan ülkelerde yeni pazarlardaki gerçek fırsatların kaçırılmasına neden olmaktadır. Çokuluslu işletmeler kendi pazarları ile yeni pazarları mukayese ettiklerinde, yeni pazarların kendilerine gerçekten çok iyi fırsatlar sunduğunu düşünmekte haklıdırlar. Örneğin ABD'de otomotiv pazarı 15 milyomn adet iken (makale tarihindeki yıllık pazar büyüklüğü) Çin'de 1,6 milyon, Hindistan'da 0,7 milyon ve Brezilya'da 2,1 milyon adettir. Yeni pazarlar potansiyelleri ile çokuluslu işletmelere büyük vaadlerde bulunur. Ancak çokuluslu işletlerin hatası da burada başlar. Yeni pazarların iş hacmi açısından vaadi o kadar büyüktür ki, çokuluslu işletmeler de bu iş hacmine odaklanır. Böylelikle başarısızlıklarını hemen hemen garantilemiş olurlar.

İşletmeler yükselen pazarlarda ortaya çıkan fırsatlardan en doğru şekilde faydalanmanın yeni bir düşünce tarzı geliştirmekten geçtiğini farketmelidirler. Bu sadece yerel kültüre daha hasas davranmak anlamına gelmez. Bütün unsurlarıyla birlikte iş modellerinin, süreçlerinin yeniden düzenlemesi anlamına gelir. Philips'in Rusya'da kapatmak zorunda kaldığı aydınlatma fabrikası, McDonalds'ın Ortadoğu'da çekilmek zorunda kaldığı ülkeler, GM ve Ford'un birer birer kapattığı fabrikalar buna iyi birer örnektir.

Günümüzde çokuluslu işletmelerin yada büyük yabancı sermaye sahiplerinin, yerel pazarları, ekonomik-siyasal sistemleri nasıl etkileyeceğini sıkça soruyoruz. 2001 krizi sonrası hızlanan yerel işletmelerin yabancılara satılma işlemleri, özellikle de son zamanlardaki yabancıların yerel bankaları teker teker satın almaları yada onlarla ortaklık kurmaları bizlere bu soruları tekrarlatıp duruyor. Ama şirket stratejileri açısından konuya yaklaştığımızda soruyu tersten de sormamız gerekecek: Peki yükselen pazarlardaki bu büyük fırsatlar, çokuluslu işletmeleri nasıl değiştirecek, yada nasıl değiştirmelidir?

Yazarlar bu değişim için beş anahtar sorunun cevaplanması gerektiğini iddia ediyorlar:



[ devamı..... ]


2006'nın En İyi (Değerli) Küresel Markaları

Interbrand geleneksel olarak her sene bir çeşit markalar ligi hazırlıyor ve markaların değerlerini, geçmiş döneme göre marka değerlerindeki değişimi belirliyor. Değerleme işlemi finansal bir kestirime dayanıyor. Marka kazançlarının diğer entellektüel kazançlarından ayrıştırılmasıyla marka değeri belirleniyor. 2006 yılının en değerli ilk on markası şöyle:

 Marka

 Değeri (mio USD)

 Değişim

 Coca-Cola

 67.000

 -%1

 Microsoft

 56.926

 -%5

 IBM

 56.201

 %5

 GE

 48.907

 %4

 Intel

 32.319

 -%9

 Nokia

 30.131

 %14

 Toyota

 27.941

 %12

 Disney

 27.848

 %5

 McDonald's

 27.501

 %6

 Mercedes

 21.795

 %9

ABD otomotiv ve iletişim markaları Japonya ve Avrupa markalarına teslim olmuş görünüyor. Sıralamada ilk ABD otomotiv markası Ford ve marka değerinde  %16 kayıpla 30. sırada yer aldığı görülüyor. BMW 15., Honda 18. sırada. Nokia 6. sırada iken Motorola 69. sırada. Avrupa GPRS teknolojisi ile ABD'ye kablosuz iletişim alanda fark attığı görülüyor. ABD markaları ise bilgisayar teknolojileri, eğlence ve tüketim alanlarında boy gösteriyor.

Değerini en çok artıran markalara bakılacak olduğunda siber alemin marka gücünü göstermeye başladığını söyleyebiliriz.

Geleneksel yöntemlerin başarıcıları yeni döneme ayak uyduramadığı görülüyor. Kendi sektörlerinin kurucusu sayılan markalar geri adım atıyor. Yalın olan değer üretmeyen teknoloji harikasını, dijital uygulamalar geleneksel analog uygulamaları saf dışı bırakıyor.




Eğitimlerin Ölçümü: Eğitimlerin Yatırım Geri Dönüşü (ROI'si)

Bir örgütte göreve yeni başlayanların hemen işe intibak sağlaması ve kendisinden beklenen performansta çalışması mümkün değildir. İşi kavraması, örgütü, iş arkadaşlarını ve iş yapma yöntemlerini öğrenmesi gerekir. Bu maksatla örgütler yeni çalışanları için intibak (oryantasyon) eğitimleri düzenler.

Kanada'da yapılan bir araştırmaya göre insan kaynakları bölümleri en çok  (%63) yeni teknoloji hakkında çalışanları bildirmek için eğitim planı yapmaktadır. Yine ABD'de yapılan bir araştırmaya göre işletmeler en çok iş performansının ve en iyi çalışanların kuruma bağlılıklarının artırılması için eğitimler düzenlemektedir. 1996 yılında yapılan araştırmaya göre yeni çalışanların intbak eğitimleri için bütçelerden ayrılan pay 1500 USD'den azdır.

Yeni çalışanların için düzenlenen eğitimlerin belirli bir maliyeti vardır. Ancak eğitimler sadece maliyet üretmez. Aynı zamanda gelir de üretir. Bu çerçevede akademik dünya eğitimi bir yatırım uygulaması olarak değerlendirmektedir. Yani işin gereği katlanılan bir salt bir maliyet merkezi değildir. Bu nedenle de eğitimler içi ROI (yatırımın geri dönüşü) ölçütü geliştirilmektedir. Eğitim bir yatırım olarak düşünüldüğünde yapılan yatırımların bir geri dönüşü olacaktır. Mühendislik uygulamalarında yatırım analizi için en sık kullanılan bir yöntemdir. Bu manada eğitimlerin de bir ROI'si vardır.

Peki bu ROI'yi nasıl hesaplarız? Nasıl kullanırız? İşte soruların cevaplarını bulmanızda yardımcı olacak bazı notlara ve yazılara buradan ulaşabilirsiniz.




Çindistan (Chindia) Ne kadar Hayal, Ne kadar Gerçek?

Chindia, ingilizce Çin anlamına gelen China ve Hindistan anlamına gelen India kelimelerinden türetilmiş, gelecekteki muhtemel bir Çin-Hindistan ekonomik-siyasal birliğini ifade eden bir terimdir. Biz bu terim için bu yazıda Türkçe karşılığı olarak Çindistan kelimesini kullanacağız.

Çindistan (Chindia) terimini ilk kullanan ve bu terimin kullanımında öncülük eden Hintli iktisatçı-politikacı Jairam Rameshe'dir. Çin ve Hindistan aynı coğrafyayı paylaşan ve dünya nüfusunun üçte birini barındıran, gelecek 50 içinde ekonomik büyüme için en yüksek potansiyele sahip iki ülke olarak değerlendirilmektedir.

Çindistan, bu iki ülkenin ekonomik tamamlayıcı özelliklerini vurgulamaktadır:

  • Hindistan hizmet sektörlerinde, Çin üretim sektöründe uzmanlaşmaktadır,
  • Hindistan yazılım ve bilgi teknolojilerinde, Çin donanımda uzmanlaşmaktadır,
  • Hindistan dünyanın arka ofisi, Çin dünyanın atölyesidir,
  • Hindistan mali piyasalarda kuvvetli iken, Çin mal piyasalarında kuvvetlidir,
  • Her iki ülke aynı tarihi ekonomik etkileşimleri, ekonominin ipek yolunu paylaşmaktadır.

Bu varsayımlar, Rameshe ve gönüldaşlarının geliştirdiği, Çin-Hindistan ekonomik birliğinin ve stratejik ortaklığının için temel dayanak noktalarıdır.

Çin Başkanın geçen günlerde Hindistan'a yaptığı tarihi ziyaret bu konuyu yeniden gündeme getirdi. İki ülkenin dış ticaret rakamlarına göre aralarındaki ticaret hacmi komik düzeyde olsa da İki ülkenin 2010 yılına kadar bu hacmi iki katına, 40 milyar USD'ye çıkarmayı ümit ettiklerini beyan etmeleri önemli bir adım. Hakeza Hindistan'da Çin yatırımlarının, Çin'de de Hintli yazılımcıların ortak girişimleri bu niyeti güçlendirmekte.

Ancak Çindistanın en zayıf noktası siyasal birlikteliği, ve birlikteliğin önündeki yakın geçmiş tecrübeleri. Çin ve Hindistan'ın 1962'de aralarında yaşanan savaş, Çin'in Pakistan ile ilişkileri bu siyasal engelelerin başında geliyor. Bunların dışında jeopolitik unsurlar arasında bir çok engel görünüyor. Her ne kadar aynı coğrafyayı paylaşsalar bile, Hindistan tropikal bir iklime sahipken Çin daha bir Ilıman iklime sahip. Çin, Japonya ve Kore gibi Uzak Asya kültürüne bağlı bir ülke. Çin'in nüfus artış hızı binde 5 (2005) seviyesindeyken Hindistanın binde 14 seviyesinde (2005). 2030 civarında Hindistan'ın bugün ki koşullarda Çin'i yakalama ihtimali yüksek görünüyor. Bu gibi sebeplere dayanarak gelecekte Çin ile Hindistan arasında çetin bir rekabetin yaşanmasının daha muhtemel olduğunu savunanlar da var. Tabi bu pencereden bakınca ABD'nin Hindistan politikası daha iyi anlaşılıyor.

Çindistan bütün dünyayı etkileyecek, tek kutuplu ABD hegomanyasına karşı iki, üç yada çok kutuplu arayışın bir ürünü gibi duruyor. Fikir babasının bir Hintli politikacı olması, en çok olumsuzlayanların da ABD'li olması bu açıdan daha manidar görünüyor.


Biz Ona Sahibiz! Sahibiz de, Neye?

Şirket hissedarları, liderleri yada insan kaynakları birimi, stratejik yönetim birimleri sürekli sahip oldukları "güçten", "beceriden", "kültürden" bahsederler. En "iyisi", en "güçlüsü", en "başarılısı" olmaktan bahsedilir yine. Peki nedir bu "beceri", "güç", "iyi". Sahip olduğumuz nedir?

Bir işletme karikatürü




2001 Krizi Sonrası ve Philips Eğrisi

Türkiye'nin 1988-2006 Dönemi ait Enflasyon ve İşsizlik Oranları İlişkisi-Philips Eğrisi

2001 Krizi sonrası uygulanan IMF destekli  ekonomik programlar ve hükümetin cari açığı enflasyon yerine büyük özelleştirme gelirleri ve dış borç ile finanse
etme kararlığı
son beş yılda enflasyonun        Kaynak: ( Belgenet, TUİK )
hızlı bir şekilde tek haneli rakamlara düşmesini sağladı. Ancak William Philips'in 1958'deki bir makalesinde izah ettiği philips eğrisi gereği (philips eğrisi enlasyon oranı ile işsizlik oranı arasında ters orantı olduğunu gösteren hiperbolik bir eğridir) obu enflasyon oranındaki düşüşün işsizlik oranının yükselişiyle ödenen bir bedeli olmalıydı. Gerçi yaklaşık 50 senedir philips eğrisi çokça eleştirildi, ancak yukarıdaki grafiğe bakıldığında bu bedelin en azından Türkiye'deki tecrübe açısından gerçekçi bir yanının da olduğu rahatça görülüyor. Grafik 1988-2006 ( 11. ay ) itibariyle Türkiye'nin philips eğrisini gösteriyor. Grafiğin işsizlik oranının %10'dan büyük olan bütün verileri 2001 yılı sonrasına ait. Enflasyon mu işsizliği artırdı, yoksa işsizlik mi enflasyonun düşmesine yardımcı oldu bilemiyorum. Ancak 59. Hükümeti sandıkta en çok zorlayacak konu  gazate manşetlerine çıkmayan ve ana haber bültenlerine konu olmayan işsizliktir. Makro verilere odaklanan bir piyasada ve hükümetin enflasyon oranını, muhalefetin ise cari açığı tek performans ölçütü olarak değerlendirdiği bir ortamda zaten işsizlik sadece bir sosyal gerçek olmaktan öteye geçemez.




Sayfa :  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10