Kırmızı İnek ya da Sivas'ın Kül Kedisi

İşte size bir Sivas Masalı! Ayşe Benek Kaya'nın Has Bahçenin Gülleri isimli Sivas yöresinden toplamış masalları topladığı kitabında okuduğum ve Anadolu insanının kül kedisini kendisine nasıl mal ettiğini gördüğüm "Kımızı İnek" masalı... Yetim denince akla Fatma gelmiş. Güzel denince yine akla Fatma gelmiş. Diğergam denince, dahası dünya ve ahiret cennetinin sahibi güzelr denince yine akla ilk gelen Fatma olmuş!

Kaynak: Ayşe Benek Kaya, Has Bahçenin Gülleri: Sivas Masalları, İstanbul: Kitabevi, 2004, s.310-315

Kımızı İnek
Bir varmış, bir yokmuş. Eski devirlerde kendi halinde bir aile varmış. Bu ailenin iki kızı varmış. Kızlardan biri evlâtlıkmış. Evlâtlık olanın adı Fatma'ymış.
Bu ailenin bir de kırmızı bir ineği varmış. Kızlar, her gün kırmızı ineklerini otlatmaya götürürlermiş. Anneleri de her gün bunların azığını ellerine verir yola vururmuş. Kendi kızına güzel güzel yiyecekler koyar, evlâtlık kızma da hep arpa ekmeği, çavdar ekmeği verirmiş. Yemek vakti gelince herkes kendi çıkısındakileri* yermiş.
Aradan epey bir zaman geçmiş. Evlâtlık olan kız ha bire şişmanlıyor, öbürü ise durmadan zayıflıyormuş. Bu annelerinin dikkatini çekmiş.
Bir gün kızına;
— Kızım, sana da n'oluyor böyle? Sana her zaman güzel yemekler veriyorum, evlâtlığıma ise, sadece yavan ekmek koyuyorum. O hem çok iyi görünüyor, hem de şişmanlıyor. Sen ise ha bire zayıflıyor, ha bire kötülüyorsun. Bir derdin mi var, demiş.
Kızı;
— Anne, sana bir şey diyemem. Bir gün erkek kardeşimi hayvan otlattığımız yere gönder de bizi gizlice seyretsin. O zaman; niye zayıfladığımı, Fatma'nın niye şişmanladığını görsün, demiş. Kadın, oğlunu çağırmış. Demiş ki:
— Oğlum, böyleyken böyle! Sen gidip bu ikisini gizliden seyret, demiş.
Kızlar, hayvanları otlatmışlar. Bir ara yemek yemek için oturmuşlar, sofralarını açmışlar. Fatma yine arpadan çavdardan yapılmış ekmeğini çıkarmış.
İnek kıza;
— Ekmeğini bana ver de ben yiyeyim. Sen de boynuzumu aç, içinde ne varsa çıkar ye, demiş.
Oğlan saklandığı yerden bunları duymuş, görmüş. Kızın yanına gitmiş;
— Demek, bu yüzden devamlı kilo alıyor, şişmanlıyorsun, demiş.
Kız;
— Bunu kimseye söyleme! Gel beraber yiyelim, demiş.
Hep beraber yiyecekleri yemiş, akşam olunca da eve dönmüşler. Anneleri de bin bir merakla dışarıda bunları bekliyormuş.
Oğlunu görür görmez;
— Ne gördün oğlum, diye sormuş.
Oğlan da;
— Senin Fatma'ya koyduğun ekmekleri Fatma kırmızı ineğe
verdi. İnek de boynuzunda bulunan güzel yiyecekleri ona verdi,
demiş.
Kadın bunun üstüne fesatlık düşünmeye başlamış. Sonunda kırmızı ineği kestirmeye karar vermiş.
Kocasının yanma gitmiş;
— Bu gece rüyamda gördüm. Eğer kırmızı ineği kesip etini konu-komşuya dağıtmazsan amansız bir hastalığa yakalanacakmışım, demiş.
Kocası da;
— Aman hanım yapma! İneğim güzel. Çok iyi bir inek, hem de çok besili... Ben ona nasıl kıyarım, dese de kadın ısrar etmiş.
Karısının söylediklerine daha fazla dayanamamış, ineği kesmeye gitmiş.
Kesileceğini anlayan inek Fatma'ya;
— Fatma, eğer beni keserlerse sakın ola etimi, kemiklerimi atma! Etimden de yeme! Çünkü, etim sen hariç yiyen herkese acı gelecektir. Etim acı olduğu için yemeyecek, atacaklardır. Sen de etimi, kemiklerimi topla, bir yerde sakla! Sonra bunlar; altına gümüşe dönüşür, demiş.
Adam gitmiş, ineği kesmiş. Kadın da ineğin etini dediği gibi konuya komşuya dağıtmış. Birazını da eve ayırmış. Eti yiyecekleri zaman et acımış. Kimse bir lokma yiyememiş. Kadın dağıttığı etleri toplamış, Fatma'nın yanına gidip bu etleri yemesini emretmiş. Fatma da toplanan bu etleri kemikleri almış, kırmızı ineğin ahırına gitmiş. Bunları oraya saklamış.
Derken efendim, aradan uzun bir zaman geçmiş. Ordaki etler kemikler ineğin dediği gibi, altına gümüşe dönmüş.
Günlerden bir gün köyde bir düğün oluyormuş. Kadın kendi kızını giydirmiş, süslemiş.
Fatma'nın önüne de bir kazan koymuş:
— Biz düğünden gelene kadar, bu kazanı gözyaşınla dolduracaksın, demiş.

Bunlar bırakıp gitmişler. Fatma da öyle üzülmüş ki, ağlamaya dövünmeye başlamış. Ağlar ağlamasına da gözyaşıyla kazan dolar mı hiç? Az sonra Fatma'nın bu durumuna üzülen bir peri kızı, ona yardım etmek için gelmiş.
Fatma'ya;
— Niye böyle ağlayıp, dövünüyorsun? Canına yazık değil mi,
demiş.
Fatma, Peri Kızı'na üvey annesinin yaptıklarını teker teker anlatmış.
O zaman Peri Kızı da;
— Sen hiç üzülme! Bana biraz tuz getir, demiş.
Kız, tuzu getirmiş, Peri Kızı'na vermiş.
Peri Kızı, bu tuzu kazanın içine atmış, üstüne de su doldurmuş. Böylece kazan dolmuş.
Fatma'ya;
— Haydi şimdi sen de düğüne git!.. Herkes eğlenirken sen ni
ye burada ağlıyorsun, demiş.
Kıza bir elbise, bir çift de ayakkabı vermiş, ortadan kaybolmuş.
Kız, hemen ahıra koşmuş. Orda ne kadar altın gümüş takı varsa hepsini takmış, takıştırmış. Sonra da düğün evine gitmiş. Gece boyunca hiç yerine oturmamış. Durmadan oynamış, durmadan halayın başını çekmiş. Düğünde onu kimse tanıyamamış. Düğün bitmeye yakın üvey annesi ve kardeşlerinin kendisinden önce eve varmasından korktuğu için koşarak eve gelmiş. Koşarken ayağındaki ayakkabı aceleden orda bir kuyuya düşmüş. Ertesi gün Padişah'ın oğlu abdest almak için kuyunun başına gitmiş. Suyun üstünde parlayan bir şey görmüş.
Hemen adamlarını çağırmış;
— Şu suyun üstündeki cansa benimdir, malsa sizindir, demiş.
Adamlar onu sudan çıkarınca bir kundura olduğunu görmüşler.
Padişah'ın oğlu;
— Bu kundura bu köyde kimin ayağına uyarsa onunla evleneceğim, demiş.
Padişah'ın adamları gece-gündüz bu kundurayı köyde dolaştırıp, durmuşlar. Köyün bütün kızları süslenmiş, takılar takmışlar ki, Padişah'ın oğlu onları beğenir de alır diye! Ama kundura ayaklarına olmayınca da üzülmüşler. Derken köyde girilmedik ev, denenmedik ayak kalmamış.
Padişah'ın oğlu;
— Köyde bu kundurayı denemediğimiz kimse kaldı mı, diye sormuş.
Yanındakiler;
— Yetim Fatma kaldı, demişler.
Bunlar Fatma'nın evinin önüne gelmişler. Fatma'nın üvey annesi bunların geldiğini görünce dosdoğru Fatma'nın yanına gitmiş. Onun yüzüne gözüne is sürmüş, üstüne yırtık pırtık elbise giydirmiş. Kendi kendine de; "İnşallah ayakkabı ona uymaz!" diye dua etmiş.
Adamlar, Fatma'yı çağırmışlar. Fatma giymiş, ayakkabıyı dener denemez ayağına olmuş.
Padişah'ın oğlu;
— Bu kızla muhakkak evlenmeliyim, demiş.
Üvey anne;
— Bu kız kara—kuru, çirkin bir şey... Bununla nasıl evlerinsin, demiş.
Padişah'ın oğlu;
— Kara kuruluğunu ne yapacaksın? Olmaz! Ben söz verdim,
onunla evleneceğim, demiş.
Ertesi gün olmuş. Padişah'ın oğlu, Fatma'ya dünür göndermiş. Üvey anne, dünürlere Fatma'nın yerine kendi kızını göstermiş.
Düğün dernek kurulmuş...
Düğüncüler kız almaya giderken horozun biri;
— Düğün alayı geliyor!!! Kara-kuru Fatma kapının arkasında
kitli! Öbür kız, perdenin arkasında saklı! diye bağırıyormuş.
Düğün alayı horozun bu dediklerini duymuş. Duymuş; ama doğru mu değil mi, diye horozu dinlemeye devam etmişler.
Horoz;
— Gelinleri değiştirdiler, diye bağırmış.
Düğüncüler eve girmişler. Kapının arkasında kilitli olan Fatma'yı bulmuşlar. Ona gelinlik giydirmiş, sonra da almış, gitmişler.
Fatma bundan sonra rahat ve huzur içinde yaşamış.

*Çıkı: Çıkın, azık ya da çamaşır konulan küçük bohça.



Anayasa Mahkemesi Aslında Ne Dedi?

Kadınların başörtüleriyle yüksek öğretim kurumlarına girmelerini temin etmek amacıyla zaten var olan eğitim haklarına vurgu yapan TBMM'nin 411 oyla kabul ettiği anayasa değişikliğinin metni neydi, hatırlayan var mı? Ben size hatırlatayım:

Anayasa’nın 10. maddesine "ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında" ifadesinin ve 42. maddesine "Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez" ifadesinin eklenmesi.

Peki bu durumda Anayasa Mahkemesi ne demiş oldu:
  • 10. maddeye matuf değişiklik için: Devlet kamu hizmetlerini sunarken eşitlik ilkesine uymak zorunda değildir,
  • 42. maddeye matuf değişiklik için: Devletin, vatandaşlarının bir kısmını yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakmak için kanuna ihtiyacı yoktur.
 Peki biz neden bu sonuçları tartışmıyoruz? Çünkü karar hukuki değil, siyasi herkes itiraf etsin etmesin bunu böyle biliyor. İcraatlerine bakıldığında Anayasa Mahkemesi'ni en iyi tarif eden söz "Anayasa Birlik Komitesidir".


Kutsal İddianamenin Şifreleri

Bir arkadaşım Ak Parti kapatma davası iddianamesinde en çok yinelenen kelimeleri saymış. İlk üç kelime anayasa, laiklik ve başörtüsü (türban). Bu istatistikler çerçevesinde kapatma davasının temel gerekçesi başörtsüne getirilen sınırlı özgürlükle ilgilidir demek pek de yanlış değil. O kadar ifade edilmiş ki bir üst kümesi olan "din" köküne sahip kelimelerden daha fazla. Ama içimizi rahatlatan istatistik ise anayasa kelimesinin bütün kelimelerden daha olmasıdır. Darbe mahsülü anayasa, halk mahsülü bir meclisin özgürlük anlayışından daha muteber. İşte iddianamenin baş kelimeleri ve tekrar sayıları:

Kelimeler Tekrar Sayısı
 Anayasa  458
 Laiklik  426
 Türban+Başörtü  413
 Din+Dince+Dini+Dinsel+Dindar  351
 Devlet  284
 Türkiye  282
 Eğitim  248
 Hukuk  206
 Millet  171
 Üniversite  163
 Cumhuriyet  152
 Mahkeme  143
 Kamu  130
 Kanun  127
 Özgürlük  116
 İslam + İslâm  110
 Erdoğan  107
 Demokrasi  99
 Tayyip+Tayip  88
 İnanç+inanca  88
 TBMM  86
 İmam  81
 Meclis  74
 Şeriat  71
 Kur'an+Kuran  71
 Halk  65
 Avrupa  57
 Müslüman  50
 Atatürk  50




Takvim Yaprağının Hatırlattıkları

Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın Yazılı Emri*
(19 Şubat 1997)

"Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Silahlı Kuvvetleri iç ve dış tehditlere karşı koruma ve kollama, her Türk vatandaşının olduğu kadar TSK personeli ve onların eş ve çocuklarının da en büyük milli görevidir. Bu bakımdan Kara Kuvvetleri'nin tüm personeli ve aileleri birer haber toplama vasıtasıdır. Tüm Kara Kuvvetleri personeli ve ailelerinin elde edeceği her türlü belge, bilgi ve haberin bu konunun üst komutalık tarafından bilinip bilinmediği yorumunu yapmadan silsileler yoluyla üst komutanlığa ulaştırılması ve personelin bu hususta bilgilendirilmesi ilgi emirle arzolunur."

(Aksiyon, 12-18 Temmuz 1997, sayı: 136, s. 31)


Güneydeniz Saha Komutanlığı'nın İrticai Kuruluşlar Listesi*

Güneydeniz Saha Komutanlığı tarafından gönderilen 26 Mayıs 1997 gün ve HRK 3590-12-97/İSTH. IKK.Ş sayılı yazıda askeri personelin "laiklik karşıtı" ticari kuruluşlara gitmemeleri ve alışveriş yapmamaları istendi. Ayrıca bu kuruluşların mallarının boykot edilmesi istendi. Yazıda mal ve hizmetleri boykot edilen kuruluşlar şöyle sıralandı:
(…)

(13.7.1997, Aksam Gazetesi)

(…): Yazının bu kısmında bir kısmı halen faal Türk işletmeleri bulunmaktadır. Evet, bir kısmı dedik, geri kalanlar 2001 krizinde iflas edip el değiştirdi. Şirketleri alanlar çok uluslu işletmeler; özellikle de Baba Bush’un danışmanlığında ülkemize gelen A.B.D. merkezli çokuluslu işletmeler. Nedendir bilinmez, bir an için  yukarıdaki emri veren pek kıymetli yetkililerimiz kınalı halleri gözümün önünde beliri verdi.

Altı çizili cümlelerin bize verdiği ders için anahtar kelimeler: Ötekileştirme, yabancılaşma, yozlaşma, soysuzlaşma

* Kaynak: 28 Şubat: Belgeler, Abdullah Yıldız, İstanbul: Pınar Yay., 2. Baskı, 2000, sf.:176-177



Her Devre Bir Guernica: Hocalı Katliamı

1992 yılının başlarıydı, çocuktuk ama bir katliamı görüp anlayabilecek kadar da büyüktük. Sovyet Rusya'nın çözülmesiyle başlayan Azerbaycan - Ermenistan çekişmesi, Ermeni askerleri ve milislerinin Rus askerleri nezaretinde Hocalı Kasabası'ndaki Azeri halkı çocuk, kadın ayırt etmeksizin katledilmesiyle doruk noktasına ulaştı. O gün sadece seyretip dua ettik, bugün de sadce üzülüp dua ediyoruz. Sonra Srebrenitza, Kosova ve Irak ile öğrendik ki, seyreden ve elinden sadece dua etmek gelenlerin dünyasında her devre bir Guernica düşüyor.



Picasso'nun Guernica'sını daha detaylı görmek için...



Devlet ve Toplum İlişikisi: Devlet Milletin Efendisidir!

…Türkiye'de sistemin cumhurbaşkanlarından beklediği rol ile Batılı parlamenter rejimlerdeki devlet başkanlarının rolünün birbirinden çok farklı olduğu açıktır. Bu rol farklılığı doğrudan doğruya "Devlet”'in cari siyasal sistem içindeki özel anlam ve "değeri"yle ilgilidir. Kısaca belirtmek gerekirse, bu sistem içinde "Devlet", baş harfinin büyük olmasından da anlaşılacağı gibi, sivil toplumun bir türevi -türettiği bir aygıt- değildir; aksine o varlığını topluma borçlu olmayan üstün bir "kendinde varlık"tır.  Bundan dolayı da Türk siyasal sisteminde Devlet bizatihi bir değer olarak algılanır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti "Devleti", kendi özel niteliğinin bir gereği olarak,  sivil toplum tarafından düzenlenmesi, yönlendirilmesi ve denetlenmesi gereken bir aygıt olarak kurgulanmış değildir. Tam tersine, Türkiye'de Devlet toplumu tanzim ve te'dip eden, ona biçim veren, amaç koyan, ama bütün bunları yapmaya hakkı olup-olmadığı sorgulanamaz olan bir güçtür. Devletin nasıl olması ve nasıl hareket etmesi gerektiğini Devlete söylemek vatandaşların "haddi" değildir. Aksine devlet vatandaşlara -neye inanacaklarından tutun da nasıl düşünecekleri, giyinecekleri, hatta duygulanacaklarına kadar nasıl olmaları gerektiğini buyurma "hakkı"na sahiptir. Bu buyurgan Devletin ne "hikmetinden sual  olunabilir"  ne  de  meşruluğu  sorgulanabilir. Esasen onun toplumsal meşruluğa ihtiyacı da yoktur; çünkü her türlü meşruluğun -toplumun var olma hakkının bile- kaynağı bizatihi odur.

Bu Devlet, hukuk sayesinde ve hukukun izin verdiği ölçüde var olan bir hizmet örgütü değil, fakat geçerlilik ve etkinliğini yalnız başına güç -en üstün/rakipsiz güç- olmasından alan, hukuk ve toplum üstü bir ucubedir. Bu devletin toplumu hangi ilkeler veya amaçlar doğrultusunda tanzim edeceği de -1920'lerden buyana- açıkça bellidir. Nitekim, Türkiye'de toplumun tanzim ve te'dibi işinin resmi ideoloji doğrultusunda yapılacağı anayasal, yasal ve fiili olarak buyurulmuş durumdadır.

"Kemalizm" olarak nitelendirilebilecek olan bu ideoloji bütün vatandaşların her bakımdan tek-biçimlileştirilmesini amirdir. Bu ideolojide geleneksel olana, manevi ve uhrevi olana, kısaca "en hakiki mürşid"e mugayir olan hiç bir şeye yer yoktur. Bu ideolojinin kendisi mahza hakikattir; o, kısaca "çağdaşlık" olarak ifade edilen bütün "iyi"leri kendinde toplamıştır (Kemalist ideoloji özgürlükçülük, çoğulculuk, demokrasi gibi "yabancı ideolojiler"e de -"çağdaş" olmalarına rağmen-her ne hikmetse geçit vermez! Aslında "hikmeti" belli: Kemalizmin çağdaşlığı dinamik bir kavrayış olmak yerine, 18. ve 19. yüzyılın felsefi ve bilimsel eğilimleriyle eş zamanlılıktan ibaret olan bir "çağdaşlık"tır.) Eğitim müfredatından resmi seremonilere, devletin radyo ve televizyonlarından sözde sivil medyaya, dernekler kanunundan siyasi partiler kanununa ve anayasaya, silahlı kuvvetlerden cumhurbaşkanı ve anayasa mahkemesine, hatta birtakım "sivil toplum örgütleri"ne kadar cümle araçlar bu iş için emre amadedir. Cari siyasal sistem içinde cumhurbaşkanlığı makamının rolü işte tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü, sistemin cumhurbaşkanına biçtiği rol -sıfatının çağrıştırdığı gibi- "cumhur"un (halkın, kamunun) sözcüsü olması değil, aksine ideolojik devletin bekçisi olmasıdır. Sistem cumhurbaşkanlarından "halk adamı" olmalarını değil, "Devlet(in) adamı" olmalarını istemektedir. Anayasanın cumhurbaşkanları için öngördüğü "tarafsızlık" da, bu çerçevede, devletin ideolojisinden yana olmak demektir. Yani cumhurbaşkanlarının halkın hassasiyet ve eğilimlerine yakın olmaları istenmez; onlardan istenen Kemalizmin tanımladığı "çağdaşlık" anlayışı doğrultusunda "halkın adam edilmesi"ne katkıda bulunmak, halkın politik temsilcilerinin resmi ideolojinin sınırları dışına çıkmamalarını sağlamak, onlara sürekli olarak Devlet'in kendilerine biçtiği Kemalist "hadleri" hatırlatmaktır.

Bu misyonun yerine getirilmesinde cumhurbaşkanı, tabiatıyla, halkla dayanışma içinde olamaz; onun bu işteki doğal müttefikleri -başta anayasa mahkemesi olmak üzere-yüksek yargı organları ve barolar ile, resmi ve sivil paşalar, üniversitenin Kemalist “ulema”sı ve büyük medyadır…


Kaynak: 19 Nisan 1997, Öncü Gazetesi, Özal’dan Demirel’e Başlıklı makalenin Türkiye Cumhuriyetin’de devlet, toplum ilişkisinin analizinin yapıldığı kısmı; Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, 28 Şubat Süreci, Ankara: Yeni Türkiye Yay., 1999, sf:41-45.


Derin Analiz

"YÖK yasasını hazırlayanlar, günün birinde Çankaya ve iktidarın aynı görüşün eline geçeceğini belli ki hiç hesaba katmamışlar. YÖK'teki üçte iki çoğunlukla, bırakın katsayıları, türban bile Anayasa ve yasalar değişmeden rahatlıkla uygulama alanı bulabilir."

Abbas Güçlü, 30 Ocak 2008, Milliyet




25 Kuruşluk Komünizm

Gülünç Hakikâtler'den seçme:

Konya Cezaevinde, vaktiyle Bursa hapishanesinde bulunmuş, Nâzım Hikınet'i gayet iyi tanıyan mahkûmlardan biri anlatmıştı:

Ben Bursa'da iken mahkûm arkadaşlardan biri komünizmi merak eder. Doğru Nâzım Hikmet'in yanına gider. Sorar. Nâzım Hikmet'e: "Ağabey, komünizm nedir?"

Nâzım, cebini göstererek: "Sok elini buraya" der.Mahkûm çekinerek sokar.

  - Ne kadar para varsa al! der Nâzım.

Mahkûm alır. İki yirmibeş kuruşluk varmış. Kızıl şair, 25 kuruşluklardan birini ona verir, birini kendisi alır: İşte, der, komünizm budur.

Bu hareket mahkûmun hoşuna gider. Nâzım Hik-ınet'le laubali olmaya başlar. Bir gün cebine sokuverir. Bakar ki iki elli liralık var. Birini Nâzım Hikmet'e verir, birini kendi almak ister. Fakat komünist şair dehşetli kızar, adamı yanından kovar ve elli lirayı zorla alır.

Bu hâdiseyi dinledikten sonra, meğer dedik, komünizm ne kadar da ucuzmuş: olmuşu 25 kuruş.


Kaynak: Osman Yüksel Serdengeçti, Gülünç Hakikâtler, Türk Edebiyat Vakfı,  sf:40-41



HATALAR ÜZERİNDE YAPILAN HATALAR

Hata kelime anlamı itibariyle “istemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış” anlamına geldiği gibi “suç, günah veya kusur” anlamlarına da gelmektedir. Peki, hata yapmak gerçekten bir kusur mudur yoksa kişilerin yaptığı hata ile ilgili olarak kendilerini geliştirme fırsatı mıdır? Çalıştığınız işyerinizde hata yapmanıza izin veriliyor mu, hata yapanlar arkadaşlarınız ve ziyadesinde yöneticiniz tarafından nasıl algılanıyor? İşte bu yazımızda bunların cevaplarını aramaya çalışacağız.

Öncelikle hata yapmanın kötü bir şey olup olmadığını tartışalım. Çocukluktan itibaren hata yapmamamız gerektiği şeklinde ebeveyn ve öğretmenlerimiz tarafından uyarılmamıza rağmen dünyanın gelmiş geçmiş büyük düşünürleri ve mucitleri hata yapmayı çok sevmişlerdir. Ne yaman bir çelişki değil mi? Yaptığı icatlarla hayatımıza birçok yenilikler getiren Thomas Alva Edison yaptığı deneylere ilişkin o meşhur cümlesinde “Ben hata yapmam sadece işe yaramayan binlerce yol bulurum” demektedir.

Madalyonun diğer tarafından baktığımızda ödüller hep doğru yapılan işlere veriliyor. Örneğin siz matematik sınavında bir öğrencinin yapmış olduğu çok önemli bir hatadan dolayı notunun yükseltildiğini gördünüz mü? Ben görmedim, çünkü yüksek notlar kendilerine sorulan soruları doğru cevaplayanlara veriliyor. Yanlış yapanlar ise düşük notla cezalandırıldığı gibi sınıftaki diğer öğrenciler tarafından alay konusu olabiliyor.

Bizler gerek ebeveynlerimiz gerekse de öğretmenlerimiz tarafından hata yapmanın önemli bir öğrenme aracı olduğu fakat hata yapmaktan her zaman sakınmamız gerektiği yönündeki telkinlerle büyümüşüzdür.

Stanford Üniversitesi’nden Psikoloji dalında öğretim üyesi olan Prof. Carol S.Dweck bu konuyu uzun yıllar boyu çalışmış ve çok entrasan sonuçlar elde etmiş. Çocuklar ve yetişkinler üzerinde yapmış olduğu çalışmalar göstermiş ki insanların büyük bir yüzdesi hataları tolore etme konusunda isteksiz davranmaktaymış-siz ne dersiniz? İşin ilginç yanı ise zekânın doğuştan sabit olduğuna inanan kişiler, hataların yol açtığı farklı açılımları keşfetmekten ziyade hataya sebebiyet verecek işleri yapmamaya özen gösteriyorlarmış.

Yaptığı bir deneyde 400 kişilik bir çocuk grubunu eşit olarak ikiye bölmüş. Birinci grup çocuklara ne kadar zeki oldukları, ikinci gruptaki çocukları mücadeleci ve azimli oldukları konusunda övgüler yağdırmış..

Akabinde çocuklara iki tip soru seti vererek farklı iki soru setinden birini seçerek cevaplamalarını istemiş. Birinci tipte kolay fakat öğreticiliği az olan buna mukabil az sayıda hatalı cevaplanabilecek sorular, ikinci tipte ise daha fazla hata yapmaya sevk eden tehditkâr bir o kadar da ilginç olduğu gibi merak uyandıran soru seti..

Aslında deneyi entrasan kılan fark sonucunda – 1.gruptaki çocukların çoğu kolay soru kümesini seçmesine rağmen 2.gruptaki çocukların %90’ı diğer soru kümesini seçmiş.

Prof. Carol S.Dweck aradaki bu belirgin farkın sürpriz bir sonuç olduğu görüşünde.

Deneyin devamında ise çocuklara seviyelerinin hayli üzerinde farklı bir soru seti daha vermiş, doğal olarak tüm çocukların hepsi düşük not almış. Sonrasında ise isimsiz bir kâğıt üzerine kendilerine sorulan sorulara ilişkin aldıkları notları sormuş. Zeki olduklarına inanan öğrencilerin %37’si, diğer gruptaki kişilerin %13’ü aldıkları notlarla ilgili yalan söylemişler-neden acaba?

Prof. Dweck bu deneyden şu sonuca ulaşıyor, çocuklar aslolan mesaja uyum sağlıyorlar. Asıl mesaj ise “mücadeleci ve inatçı ol, hatalarından ders al” değil de, “akıllı ol”dur.

Yaşımız büyüdüğünde ise birçoğumuz işimizi doğru yapmaya odaklanıyoruz. İşler kötü gittiğinde her zaman bir bahanemiz oluyor, ucuz numaralara başvuruyor genelde başvurulan yol ise hatalarımızdan ötürü başkalarına çamur atmak ya da diğerlerinin de hata yaptığını ifade edip kendimizi teselli etmek oluyor. Aslında yapmak istediğimiz şeyin yaptığımız hatadan bir tecrübe çıkartıp ders almak olduğunu çoğu zaman unutuyoruz.

Prof.Dweck “Mindset” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak üniversite öğrencilerine yapmış olduğu bir deneyle dikkat çekiyor. Öğrencileri 2 gruba ayırıyor. Birinci gruba, zekanın doğuştan sabit olduğunu öne süren, diğer gruba da üzerinde çalışılması halinde zekanın geliştirilebilir bir özellik olduğunu savunan makaleleri okutuyor.

Bu iki gruba da herkesin genelde düşük not aldığı zor sorulardan oluşan bir test uyguluyor ve testten almış oldukları notlara ve kendilerine göre kötü ve iyi not alan öğrencilere kıyasla izlemeleri gereken strateji ile ilgili olarak kendi öz değerlendirmelerini yapmalarını istiyor. Sonuçta ne sonuç elde edilmiş beğenirsiniz-zekanın sabit olduğunu düşünen öğrenci grubu düşük not almış öğrencilerle kıyaslayarak kendilerini teselli ederken, diğer gruptaki öğrenciler daha iyi not almış rakipleri ile kendilerini kıyaslayarak yapmış oldukları hataları telafi etme stratejisi izlemiş.

Prof.Gully ve diğer araştırmacılar çalışanları eğitmek için onları hata yapmaya cesaretlendirmenin hata yapmaktan sakınmaya göre çok daha etkili bir öğretme metodu olduğu görüşündeler.

Aslında hataları, hatanın sonucunda ders çıkarılan-akıllı hatalar ile, hata neticesinde ders çıkarılamayan-akılsız hatalar şeklinde sınıflandırılırsa, herhalde hiçbir işveren ısrarla akılsız hatalar yapan bir personel ile çalışmak istemez.

Bugünlerde dillerde plasenk olan bir kelime “innovasyon”. Herkes innovasyona duyulan ihtiyaçtan bahsediyor. Eğer neticeyi tahmin edebiliyorsak bu bir öğrenme metodolojisi değildir ki. Hata yapmazsanız, öğrenemezsiniz. Hata yapanları kınamayın ama ısrarla da akılsız hatalar yapmayın..

Selamlar,


Çehov Sosyolojisi: Kaştanka'nın Efendileri ve Müşterileri

... Kaştanka*, insanları iki gruba ayırmıştı: Efendiler ve müşteriler. Bu iki grup arasında temel bir fark vardı: Efendiler, kendisine vurma hakkına sahiptiler; o ise müşterilerin baldırlarını ısırma hakkına...

Kaştanka, Çehov, Çeviri: Kiraz Doğan, sf:21


*Kaştanka çoban köpeği ile fino kırması bir köpektir ve suratı bir tilkiyi andırmaktadır. Altı çizili kelimeler Çehov'un Kaştanka Sosyolojisi'nin abecesidir.





Sayfa :  1 2 3 4 5 6 7 8 9