Gençlik bir kuş gibi dalıma konduğu vakitten beri İbretya baş muhafızlığını yapıyorum. Ormanının güvenliğini temin etmek benim görevim. En büyük düşman da, çalbozanlar. Ormana adım bile atmamaları gerekiyor. Elimden geldiği kadar onları uzak tutmaya çalışıyorum ama bana mısın demiyorlar! Ormana gelmek için muhakkak bir sebepleri oluyor. Yol bulamasalar yol açıyorlar. Yüzyılların şahitliğini yapmış ardıçları hiç acımadan deviriyorlar. Elleri hiç boş değil, hep silahlı. Ellerinde tüfek, tüfek yoksa balta var. Hiçbir şey bulamazlarsa bir sopa alıyorlar. Bu çalbozanlar korkularına göre hareket ediyor herhalde. Acaba korkuları nereden geliyor bunların?
Neyse ne! Çalbozanlardan sonra en azılı düşman diğer vadilerin sırtlanları, kartalları, çakalları ve hatta kurtları. Bunlar da tam baş belası. Zayıf düştüğünü gördüğü an tepene binerler. Kırk yıllık ahbaplığınızın yıkılması küçük bir tökezlemenize bağlıdır. Gerçi dostluğu bozmayanlar da vardır ama bu sefer de ormanın büyükleri, -bunlar ne diye dostluğu bozmuyor, bak ne hale düştük tek bir düşmanlıklarını görmedik, vardır bu sinsilerin bir hesabı!- diye işkillenirler. Dikkat etmekte fayda vardır. En son aşağı ovaya saldırı olmuştu. Aşağı ovanın sakinleri epey heyecanlanmış, korkudan küçük dillerini yutmuştu. Ama bir muhafızımız kendisinden hiç beklenmedik şekilde İbretya’yı müdafaa etmişti. Kendi gözleriyle görmese inanmazdı. Babamın yeni muhafızın diye kendi emrine verdiği, bırakın gerektiğinde koşmayı günlük hayatta bile yürümekte zorluk çeken bir muhafız. Hem de bir çakal. Çakaldan bir muhafız kulağa ne hoş geliyor! Çakalların muhafız olduğu tek vadi burasıdır herhalde. Ama bu çocuğun hakkını yememek gerek. Kaç vakit emrinde, bir hatasını görmedim. Komik ama ahlâken belki muhafızların en üstünü. Boş konuşmayan, genelde susan, konuştuğunda da muhalif sözler bile söylese kendisini onaylatan bir çakal. Günüfak’ı sevmiyorum ama saygı duyuyorum. Günüfak bir yanılgı bu orman için. Ama onun bir adı var. Benimse bir adım yok. Adı olmayan sevemez.
── Hay aksi, yine o düğüm. Bu nedir böyle, diye figan etti.
Hiç ara vermeden devam etti düşünmeye. Evet, bir de ormanı, ormandan yani kendisinden koruyorum. Bunun ne demek olduğunu tam bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Çünkü farkında olmak acı veriyor.
Ormanı, kendisinden koruması gerektiğini manevi babası ve ormanın ileri gelenleri söylemişti. Ormanının güvenliği ile ilgili bir araya geldiğimiz bir gün, canıma tak etmiş:
── Peki, sizden de korumam gerekiyor mu? diye sormuştum asice. Heyetten biri; eski bir baş muhafız olacak, çılgına dönmüş, ağza alınmayacak sözler sarf etmişti. Babam ise belli belirsiz beni süzüyordu. Daha önce hiç böyle baktığını görmemiştim. Ben mi ondan daha çok korkuyordum, o mu benden seçemiyordum. Hızı mı alamayıp:
── Daha önemlisi ormanı benden kim koruyacak? diye bağırmıştım. Heyet, çomak sokulmuş arı kovanına dönmüştü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ama babam hala ifadesiz gözlerle önüne bakıyordu. Artık durmak olmazdı:
── Karar verin! Ben ormana mı, size mi hizmet ediyorum? Sizler bu ormanın efendileri misiniz, yoksa hizmetkârları mısınız? Söyleyin ormanı ormandan korumam gerekirden, siz ve ben kim oluyorum da bu korumanın dışında kalıyoruz? Hadi birbilenler, tekbilenler. Susmayın!
Artık ok yaydan çıkmıştı. Heyetin ortasına yıldırım düşse bu kadar etkisi olmazdı. Heyet allak bullak olmuş, akıllar kuş olmuş uçmuştu. O ana kadar suskunluğunu koruyan babam, ayağa kalkıp bakışlarını bana isabet ettirmeksizin heyetin üzerinde gezdirmiş ve kendisinden beklenmeyen bir dinçlik ve kararlılıkla:
── Lütfen heyetimiz baş muhafızımızın sözlerini iyice düşünsün. Bu konu ben size sorana kadar kapatılmıştır, diye konuşmuştu.
Bu sözler de heyet üzerinde en az benim ki kadar sarsıcı olmuş, o günden beri hiçbir üye bir daha bu konuyu gündeme getirmeye cesaret edememişti.
Artık, Günüfak’a neden saygı duyduğumu daha iyi anlıyorum. Bende bu düşüncelerin gelişmesine vesile olan Günüfak’tır. Birlikte devriye geziyorduk. Fırsattan istifade bahar şenliğinin yapıldığı meydana gidelim dedik. Biz de şenliğe katılır, fazla oyalanmadan göreve tekrar döneriz dedik. Yavaş yavaş ilerlerken:
── Neden sevemiyorsun demişti, bana.
── Çünkü adım yok, demiştim hiç düşünmeden.
── Neden adın yok, biliyor musun?
── Evet, biliyorum.
── Peki, neden?
── Çünkü ailem belli değil, nereden geldiğim de!
── Hayır, bunlar sebep değil. Bahanen!
Durup, öfkeli gözlerle baktım. Tüylerim diken diken olmuştu. Zaten huylanıyordum. Boğazına dişlerimi geçirmemek içi zor tuttum. Öfkemi saklamadan:
── Sen ne biliyorsun ki?
── Senin adın yok, çünkü sevemiyorsun!
── Bu da ne demek? dedim şaşkınlıkla.
── Baş üstü diktiğin heykelin ayaklarını yere bastırıyorum. Senin sorunun adının olmaması değil, sevememen. Sevemiyorsun, çünkü sen düşmanı, düşmanlığı tanımak için yetiştirilmişsin. Ormanı ormandan koruyorsun, belki ormanı heyetten ve kendinden de korumaya çalışıyorsundur. Öyle değil mi?
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Bu çakal bozması kendimden bile gizlediğim hislerimi, kapısı açık bir kümesten tavuk seçer gibi yakalıyordu. Şaşkınlığımı o da fark etmiş olacak ki, sözü bana bırakmadan devam etti:
── Korkuları biz besler büyütürüz, bir baba gibi üslerine titreriz. Sonra biz onların evlatları oluruz. Sana verebileceğim tek bir nasihat var. Eğer adının olmasını istiyorsan sevmeyi, güvenmeyi öğren. Sevmeyi istiyorsan korkularına evlatlık etme, onlara bir baba ol.
Neyse ne! Çalbozanlardan sonra en azılı düşman diğer vadilerin sırtlanları, kartalları, çakalları ve hatta kurtları. Bunlar da tam baş belası. Zayıf düştüğünü gördüğü an tepene binerler. Kırk yıllık ahbaplığınızın yıkılması küçük bir tökezlemenize bağlıdır. Gerçi dostluğu bozmayanlar da vardır ama bu sefer de ormanın büyükleri, -bunlar ne diye dostluğu bozmuyor, bak ne hale düştük tek bir düşmanlıklarını görmedik, vardır bu sinsilerin bir hesabı!- diye işkillenirler. Dikkat etmekte fayda vardır. En son aşağı ovaya saldırı olmuştu. Aşağı ovanın sakinleri epey heyecanlanmış, korkudan küçük dillerini yutmuştu. Ama bir muhafızımız kendisinden hiç beklenmedik şekilde İbretya’yı müdafaa etmişti. Kendi gözleriyle görmese inanmazdı. Babamın yeni muhafızın diye kendi emrine verdiği, bırakın gerektiğinde koşmayı günlük hayatta bile yürümekte zorluk çeken bir muhafız. Hem de bir çakal. Çakaldan bir muhafız kulağa ne hoş geliyor! Çakalların muhafız olduğu tek vadi burasıdır herhalde. Ama bu çocuğun hakkını yememek gerek. Kaç vakit emrinde, bir hatasını görmedim. Komik ama ahlâken belki muhafızların en üstünü. Boş konuşmayan, genelde susan, konuştuğunda da muhalif sözler bile söylese kendisini onaylatan bir çakal. Günüfak’ı sevmiyorum ama saygı duyuyorum. Günüfak bir yanılgı bu orman için. Ama onun bir adı var. Benimse bir adım yok. Adı olmayan sevemez.
── Hay aksi, yine o düğüm. Bu nedir böyle, diye figan etti.
Hiç ara vermeden devam etti düşünmeye. Evet, bir de ormanı, ormandan yani kendisinden koruyorum. Bunun ne demek olduğunu tam bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Çünkü farkında olmak acı veriyor.
Ormanı, kendisinden koruması gerektiğini manevi babası ve ormanın ileri gelenleri söylemişti. Ormanının güvenliği ile ilgili bir araya geldiğimiz bir gün, canıma tak etmiş:
── Peki, sizden de korumam gerekiyor mu? diye sormuştum asice. Heyetten biri; eski bir baş muhafız olacak, çılgına dönmüş, ağza alınmayacak sözler sarf etmişti. Babam ise belli belirsiz beni süzüyordu. Daha önce hiç böyle baktığını görmemiştim. Ben mi ondan daha çok korkuyordum, o mu benden seçemiyordum. Hızı mı alamayıp:
── Daha önemlisi ormanı benden kim koruyacak? diye bağırmıştım. Heyet, çomak sokulmuş arı kovanına dönmüştü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ama babam hala ifadesiz gözlerle önüne bakıyordu. Artık durmak olmazdı:
── Karar verin! Ben ormana mı, size mi hizmet ediyorum? Sizler bu ormanın efendileri misiniz, yoksa hizmetkârları mısınız? Söyleyin ormanı ormandan korumam gerekirden, siz ve ben kim oluyorum da bu korumanın dışında kalıyoruz? Hadi birbilenler, tekbilenler. Susmayın!
Artık ok yaydan çıkmıştı. Heyetin ortasına yıldırım düşse bu kadar etkisi olmazdı. Heyet allak bullak olmuş, akıllar kuş olmuş uçmuştu. O ana kadar suskunluğunu koruyan babam, ayağa kalkıp bakışlarını bana isabet ettirmeksizin heyetin üzerinde gezdirmiş ve kendisinden beklenmeyen bir dinçlik ve kararlılıkla:
── Lütfen heyetimiz baş muhafızımızın sözlerini iyice düşünsün. Bu konu ben size sorana kadar kapatılmıştır, diye konuşmuştu.
Bu sözler de heyet üzerinde en az benim ki kadar sarsıcı olmuş, o günden beri hiçbir üye bir daha bu konuyu gündeme getirmeye cesaret edememişti.
Artık, Günüfak’a neden saygı duyduğumu daha iyi anlıyorum. Bende bu düşüncelerin gelişmesine vesile olan Günüfak’tır. Birlikte devriye geziyorduk. Fırsattan istifade bahar şenliğinin yapıldığı meydana gidelim dedik. Biz de şenliğe katılır, fazla oyalanmadan göreve tekrar döneriz dedik. Yavaş yavaş ilerlerken:
── Neden sevemiyorsun demişti, bana.
── Çünkü adım yok, demiştim hiç düşünmeden.
── Neden adın yok, biliyor musun?
── Evet, biliyorum.
── Peki, neden?
── Çünkü ailem belli değil, nereden geldiğim de!
── Hayır, bunlar sebep değil. Bahanen!
Durup, öfkeli gözlerle baktım. Tüylerim diken diken olmuştu. Zaten huylanıyordum. Boğazına dişlerimi geçirmemek içi zor tuttum. Öfkemi saklamadan:
── Sen ne biliyorsun ki?
── Senin adın yok, çünkü sevemiyorsun!
── Bu da ne demek? dedim şaşkınlıkla.
── Baş üstü diktiğin heykelin ayaklarını yere bastırıyorum. Senin sorunun adının olmaması değil, sevememen. Sevemiyorsun, çünkü sen düşmanı, düşmanlığı tanımak için yetiştirilmişsin. Ormanı ormandan koruyorsun, belki ormanı heyetten ve kendinden de korumaya çalışıyorsundur. Öyle değil mi?
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Bu çakal bozması kendimden bile gizlediğim hislerimi, kapısı açık bir kümesten tavuk seçer gibi yakalıyordu. Şaşkınlığımı o da fark etmiş olacak ki, sözü bana bırakmadan devam etti:
── Korkuları biz besler büyütürüz, bir baba gibi üslerine titreriz. Sonra biz onların evlatları oluruz. Sana verebileceğim tek bir nasihat var. Eğer adının olmasını istiyorsan sevmeyi, güvenmeyi öğren. Sevmeyi istiyorsan korkularına evlatlık etme, onlara bir baba ol.