…Türkiye'de sistemin cumhurbaşkanlarından beklediği rol ile Batılı parlamenter rejimlerdeki devlet başkanlarının rolünün birbirinden çok farklı olduğu açıktır. Bu rol farklılığı doğrudan doğruya "Devlet”'in cari siyasal sistem içindeki özel anlam ve "değeri"yle ilgilidir. Kısaca belirtmek gerekirse, bu sistem içinde "Devlet", baş harfinin büyük olmasından da anlaşılacağı gibi, sivil toplumun bir türevi -türettiği bir aygıt- değildir; aksine o varlığını topluma borçlu olmayan üstün bir "kendinde varlık"tır. Bundan dolayı da Türk siyasal sisteminde Devlet bizatihi bir değer olarak algılanır.
Yine Türkiye Cumhuriyeti "Devleti", kendi özel niteliğinin bir gereği olarak, sivil toplum tarafından düzenlenmesi, yönlendirilmesi ve denetlenmesi gereken bir aygıt olarak kurgulanmış değildir. Tam tersine, Türkiye'de Devlet toplumu tanzim ve te'dip eden, ona biçim veren, amaç koyan, ama bütün bunları yapmaya hakkı olup-olmadığı sorgulanamaz olan bir güçtür. Devletin nasıl olması ve nasıl hareket etmesi gerektiğini Devlete söylemek vatandaşların "haddi" değildir. Aksine devlet vatandaşlara -neye inanacaklarından tutun da nasıl düşünecekleri, giyinecekleri, hatta duygulanacaklarına kadar nasıl olmaları gerektiğini buyurma "hakkı"na sahiptir. Bu buyurgan Devletin ne "hikmetinden sual olunabilir" ne de meşruluğu sorgulanabilir. Esasen onun toplumsal meşruluğa ihtiyacı da yoktur; çünkü her türlü meşruluğun -toplumun var olma hakkının bile- kaynağı bizatihi odur.
Bu Devlet, hukuk sayesinde ve hukukun izin verdiği ölçüde var olan bir hizmet örgütü değil, fakat geçerlilik ve etkinliğini yalnız başına güç -en üstün/rakipsiz güç- olmasından alan, hukuk ve toplum üstü bir ucubedir. Bu devletin toplumu hangi ilkeler veya amaçlar doğrultusunda tanzim edeceği de -1920'lerden buyana- açıkça bellidir. Nitekim, Türkiye'de toplumun tanzim ve te'dibi işinin resmi ideoloji doğrultusunda yapılacağı anayasal, yasal ve fiili olarak buyurulmuş durumdadır.
"Kemalizm" olarak nitelendirilebilecek olan bu ideoloji bütün vatandaşların her bakımdan tek-biçimlileştirilmesini amirdir. Bu ideolojide geleneksel olana, manevi ve uhrevi olana, kısaca "en hakiki mürşid"e mugayir olan hiç bir şeye yer yoktur. Bu ideolojinin kendisi mahza hakikattir; o, kısaca "çağdaşlık" olarak ifade edilen bütün "iyi"leri kendinde toplamıştır (Kemalist ideoloji özgürlükçülük, çoğulculuk, demokrasi gibi "yabancı ideolojiler"e de -"çağdaş" olmalarına rağmen-her ne hikmetse geçit vermez! Aslında "hikmeti" belli: Kemalizmin çağdaşlığı dinamik bir kavrayış olmak yerine, 18. ve 19. yüzyılın felsefi ve bilimsel eğilimleriyle eş zamanlılıktan ibaret olan bir "çağdaşlık"tır.) Eğitim müfredatından resmi seremonilere, devletin radyo ve televizyonlarından sözde sivil medyaya, dernekler kanunundan siyasi partiler kanununa ve anayasaya, silahlı kuvvetlerden cumhurbaşkanı ve anayasa mahkemesine, hatta birtakım "sivil toplum örgütleri"ne kadar cümle araçlar bu iş için emre amadedir. Cari siyasal sistem içinde cumhurbaşkanlığı makamının rolü işte tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü, sistemin cumhurbaşkanına biçtiği rol -sıfatının çağrıştırdığı gibi- "cumhur"un (halkın, kamunun) sözcüsü olması değil, aksine ideolojik devletin bekçisi olmasıdır. Sistem cumhurbaşkanlarından "halk adamı" olmalarını değil, "Devlet(in) adamı" olmalarını istemektedir. Anayasanın cumhurbaşkanları için öngördüğü "tarafsızlık" da, bu çerçevede, devletin ideolojisinden yana olmak demektir. Yani cumhurbaşkanlarının halkın hassasiyet ve eğilimlerine yakın olmaları istenmez; onlardan istenen Kemalizmin tanımladığı "çağdaşlık" anlayışı doğrultusunda "halkın adam edilmesi"ne katkıda bulunmak, halkın politik temsilcilerinin resmi ideolojinin sınırları dışına çıkmamalarını sağlamak, onlara sürekli olarak Devlet'in kendilerine biçtiği Kemalist "hadleri" hatırlatmaktır.
Bu misyonun yerine getirilmesinde cumhurbaşkanı, tabiatıyla, halkla dayanışma içinde olamaz; onun bu işteki doğal müttefikleri -başta anayasa mahkemesi olmak üzere-yüksek yargı organları ve barolar ile, resmi ve sivil paşalar, üniversitenin Kemalist “ulema”sı ve büyük medyadır…
Kaynak: 19 Nisan 1997, Öncü Gazetesi, Özal’dan Demirel’e Başlıklı makalenin Türkiye Cumhuriyetin’de devlet, toplum ilişkisinin analizinin yapıldığı kısmı; Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, 28 Şubat Süreci, Ankara: Yeni Türkiye Yay., 1999, sf:41-45.
Yine Türkiye Cumhuriyeti "Devleti", kendi özel niteliğinin bir gereği olarak, sivil toplum tarafından düzenlenmesi, yönlendirilmesi ve denetlenmesi gereken bir aygıt olarak kurgulanmış değildir. Tam tersine, Türkiye'de Devlet toplumu tanzim ve te'dip eden, ona biçim veren, amaç koyan, ama bütün bunları yapmaya hakkı olup-olmadığı sorgulanamaz olan bir güçtür. Devletin nasıl olması ve nasıl hareket etmesi gerektiğini Devlete söylemek vatandaşların "haddi" değildir. Aksine devlet vatandaşlara -neye inanacaklarından tutun da nasıl düşünecekleri, giyinecekleri, hatta duygulanacaklarına kadar nasıl olmaları gerektiğini buyurma "hakkı"na sahiptir. Bu buyurgan Devletin ne "hikmetinden sual olunabilir" ne de meşruluğu sorgulanabilir. Esasen onun toplumsal meşruluğa ihtiyacı da yoktur; çünkü her türlü meşruluğun -toplumun var olma hakkının bile- kaynağı bizatihi odur.
Bu Devlet, hukuk sayesinde ve hukukun izin verdiği ölçüde var olan bir hizmet örgütü değil, fakat geçerlilik ve etkinliğini yalnız başına güç -en üstün/rakipsiz güç- olmasından alan, hukuk ve toplum üstü bir ucubedir. Bu devletin toplumu hangi ilkeler veya amaçlar doğrultusunda tanzim edeceği de -1920'lerden buyana- açıkça bellidir. Nitekim, Türkiye'de toplumun tanzim ve te'dibi işinin resmi ideoloji doğrultusunda yapılacağı anayasal, yasal ve fiili olarak buyurulmuş durumdadır.
"Kemalizm" olarak nitelendirilebilecek olan bu ideoloji bütün vatandaşların her bakımdan tek-biçimlileştirilmesini amirdir. Bu ideolojide geleneksel olana, manevi ve uhrevi olana, kısaca "en hakiki mürşid"e mugayir olan hiç bir şeye yer yoktur. Bu ideolojinin kendisi mahza hakikattir; o, kısaca "çağdaşlık" olarak ifade edilen bütün "iyi"leri kendinde toplamıştır (Kemalist ideoloji özgürlükçülük, çoğulculuk, demokrasi gibi "yabancı ideolojiler"e de -"çağdaş" olmalarına rağmen-her ne hikmetse geçit vermez! Aslında "hikmeti" belli: Kemalizmin çağdaşlığı dinamik bir kavrayış olmak yerine, 18. ve 19. yüzyılın felsefi ve bilimsel eğilimleriyle eş zamanlılıktan ibaret olan bir "çağdaşlık"tır.) Eğitim müfredatından resmi seremonilere, devletin radyo ve televizyonlarından sözde sivil medyaya, dernekler kanunundan siyasi partiler kanununa ve anayasaya, silahlı kuvvetlerden cumhurbaşkanı ve anayasa mahkemesine, hatta birtakım "sivil toplum örgütleri"ne kadar cümle araçlar bu iş için emre amadedir. Cari siyasal sistem içinde cumhurbaşkanlığı makamının rolü işte tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü, sistemin cumhurbaşkanına biçtiği rol -sıfatının çağrıştırdığı gibi- "cumhur"un (halkın, kamunun) sözcüsü olması değil, aksine ideolojik devletin bekçisi olmasıdır. Sistem cumhurbaşkanlarından "halk adamı" olmalarını değil, "Devlet(in) adamı" olmalarını istemektedir. Anayasanın cumhurbaşkanları için öngördüğü "tarafsızlık" da, bu çerçevede, devletin ideolojisinden yana olmak demektir. Yani cumhurbaşkanlarının halkın hassasiyet ve eğilimlerine yakın olmaları istenmez; onlardan istenen Kemalizmin tanımladığı "çağdaşlık" anlayışı doğrultusunda "halkın adam edilmesi"ne katkıda bulunmak, halkın politik temsilcilerinin resmi ideolojinin sınırları dışına çıkmamalarını sağlamak, onlara sürekli olarak Devlet'in kendilerine biçtiği Kemalist "hadleri" hatırlatmaktır.
Bu misyonun yerine getirilmesinde cumhurbaşkanı, tabiatıyla, halkla dayanışma içinde olamaz; onun bu işteki doğal müttefikleri -başta anayasa mahkemesi olmak üzere-yüksek yargı organları ve barolar ile, resmi ve sivil paşalar, üniversitenin Kemalist “ulema”sı ve büyük medyadır…
Kaynak: 19 Nisan 1997, Öncü Gazetesi, Özal’dan Demirel’e Başlıklı makalenin Türkiye Cumhuriyetin’de devlet, toplum ilişkisinin analizinin yapıldığı kısmı; Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, 28 Şubat Süreci, Ankara: Yeni Türkiye Yay., 1999, sf:41-45.